17 Kasım 2013 Pazar

Bi hayat hikayesini şöyle özetlesek olmaz mı: Eski kaşar yemekten, şarap içmekten, tütün sarıp içmekten keyif alıyordu. Zihninde tatların kokuların resimlerin dans etmesine hayat diyordu. Her gün bize bağışlanmış dakikalar var. Müziğin moduna göre yazılar şiirler çiziktirmeler var. Bi insanın sizi gülümsemeyle karşılaması var. Ve hiç gelmiyor içimden derinlerde kaybolmak. İnsan ilişkileri, sosyopsikolojik çıkarımlar, kendini tanıma çabaları, determinist okumalar ve hayatına yön vermeye çabalamalar… hiç işime gelmiyor. Aldatmalar, manipülasyonlar, öfkeler, ilişkilerin art planı… bunlar ilgi alanıma girmiyor artık, ama ne yazık ki görmekten alıkoyamıyorum kendimi. Yalnızca artık irdelemiyorum. Artık kazık yemeyecek kadar mesafe sahibiyim dışarıya karşı.(Ya da öyle sanıyorum) İradevi bir hareket değil. Kendiliğinden oldu. Hayatı bellediğim şey çok basit, o ana masamda ne varsa o. Bir kitap, bir müzik, mandalina, yanan soba, sokağın sarı ışığı… özetle tatlı yalnızlık. Bi hayat hikayesi böyle özetlenebilir. Şiirler okumaktan keyif aldı zaman zaman. Filmler izlemekten keyif aldı, salt var olmaktan keyif aldı zaman zaman. Anlamaktan, anlatmaya çalışmaktan keyfi aldı. Ve daha bir sürü şeyden. Ve daha bir sürü şey boğdu onu. Boğuldu lakin ölmedi, ne denir buna. Tastamam hayat denir, yaşamak denir. Her seferinde geri dönüp kendi yalnız coğrafyasının kitlesine katıldı. Yaşamak zaten en başından itibaren ağır ağır ölüme yürüyüş değil mi.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder