18 Mart 2015 Çarşamba

ama işte..

İnceldikçe biz, geride bıraktıkça her dingin boşluğu;

Kaba gövdeleriyle doldurdular, kaba nefesleri ve kaba bakışlarıyla boğdular

Narince salınamaz ürkek kelebekler gibiyiz şimdi

Biliyorum zor

Taşımalı önce insan kendi vicdanında 

Çatık kaşlı yaşamın ürpertisiyle sinen ezilen yüreğinde bıraktığı 

Ağrıyı,

Ama işte, insan yine de bir umut, 

Bir çaba, bir uyku sersemliği acemiliğinin güne dair gösterdiği nazlı hevesi sezdiğini düşünüp de

Diğer yolcunun nefesini hissetmek istiyor

Bu sancılı yolda..

söz..

"...söz mü?"
"söz"

Bu sözde, benim sana verdiğim, senin benden istediğin bu 'söz'de nasıl bir tılsım gördüğümü bilmeni isterdim.
Aynı rüyadayızdır da belki, ancak o durumda benim gördüğüm gibi görebilirsin. Ama şu an bilmiyorum bunu. 
"Söz isteyiş" diye bir davranış icat ettim edebi literatüre. Verdiğim sözün çok çok ötesinde, o "karşı konulamaz söz isteyişine", "karşı konulamaz söz vermek isteyişim" cevap olmuştur.  

İnsanın kendine ve birilerine karşı her zaman sözleri vardır, dillendirilmiş ya da farkında olunmayan. İnsan bunun için yaşar. En bıkkın halinde bile, insan eğer can sıkıntısından ölmüyorsa; işte bu, o sözlerin gölgesinin gizil direnç gücü sağlıyor olmasındandır.

Sana söz vermek, kalbe bağlanan damarların en azından bir tanesini eline tutuşturmuşum demektir. 

Peki ya söz istemek...

kendime çaldığım..

Kendime çaldığım zamanlar var; gündelik koşturmanın ortasında, gece
uykusunun herhangi bir aralığında, soğuk ve yağışlı kış günlerinin bir
pencere dışı görüntüsünde, sonbaharın umulmadık bir yaprak
kıpırtısında...

Şarabın bile hiç beklemediği bir göz yanılgısının sarhoşluk ve
sessizliğinde, müziğin daha önce pek kulağa çalınmamış alelade bir
sözünde, sokaktaki kadının sokağa dokunuşunda, çocukların kendilerinin
göremeyeceği, bir sanatkar bir ressam çizgisiyle oluşturulmuş
halelerinde.

Seni kendime eşitlediğim ve senin gözlerinle görmeye çabaladığım,
zamanlar var, kendime çaldığım. Kendi gözlerimi ve deliliğimi, senin
gözlerini ve deliliğini hayata eşitlediğim, hayatı ise gözlerimize
eşitlediğim, ve en nihayetinde hiç bir çağrışımın sana uğramadan
zihnimde görüntüye ve fikre dönüşmediği bir an'a ulaşıyorum.

Şimdi penceremde salınışını gördüğüm çam dalını kaybetmeden sana
yazmaya çalışmak. Rüzgarı görmek, ağacı duymak. Doğa, benim gözlerime
tercüme ederken bu an'ı, ben senin gözlerine, görüşüne tercüme
ediyorum.

Sokak lambasının etkisiyle, salınan çam dalı, evimin içinde salınan
çam dalı gölgesine dönüşüyor. Tam ortasındayım bir de müziğin. Tam
ortasındayım şimdi'nin, şu an'ın, yaşamın. Bilindik koşturmaların,
hesapların, planların değil; yaşamın. Çünkü bana göre, bu salınan dal
gölgesi, gözlerimdeki rüzgar ve şu an sen bunları okurken çağrışımında
oluşan esinti...bana göre yaşam budur. Ve ötesidir, çünkü zamansızlığı
keşfetmiş oluyoruz.

Belki de bir şeyin tarifini yapıyorum.

Karanlık bir salonda, duvarlardan ve eşyalardan yansıyan müziği, ne
yazıldığı görünmeyen bir kağıda yazılan mektubu, gecenin aydınlığının
pencereden odayı dolduruşunu, rüzgarın ve çam dalının gözlerimi
çalışını...seviyorum.

Kendime zamanlar çalıyorum, ve bir yaşam ihtimalinin tarifini yapıyorum.

7 Mart 2015 Cumartesi

..aramızda ne var..

..'söz'lerim aramıza girmiş olabilir mi? aramıza sözlerin girmesi iyi bir şey midir?

Peki bütün söz'cüklerimi ipotek altına alman..?


Peki gözlerin aramıza girmiş olabilir mi..?

             Senaryodaki rolünü aşmış ve diğer bütün rolleri çalmış..?

İnsan hiç bir şey konuşmadan yalan söyleyebilir mi..?

Ya da sürekli gerçeği söyleyerek..?

Bunca soru işareti gerçek midir? Yoksa neyin tarifini yapıyorum ben..?