7 Nisan 2010 Çarşamba

ayakuçsuzluk...

Adımlarının seslerini gittikçe daha az duymaya başlayan…ayak uçlarına basa basa yürüme alışkanlığı ilk ne zaman daha güçlü bir itki olmaya başlamıştı…”buralarda görmeyeceğim seni artık” buralarda görünmemeye başladı gerçekten. “kimdi giden, kimdi kalan, giden mi suçludur her zaman…” bir tehdidin çocuğuyum ben, soluk yanaklı bir tehdidin yavrusuyum. İncitmemeye çalışıyorsun sanki dünyayı bu ne kırılganlık. Karanlıkta köşede bekleyen adama verilmiş korkakça selam gibi. Nasıl önemsiyordum zamanında, selam almayı ve vermeyi. İncecik tül perdeler ya da üzerinde pek düşünülmemiş geçiş cümleleri, bağlantı cümleleri, ritüeller, ahlak.” Sana uzun heceli bir kent vereceğim…” aslolan uyanıklıktı, ah ki keşke olsaydı bir bağlantısı akılla, uyanıklığın. Çocukluğa inemez kimse, beki utanca. “utancı yenmek için utanıyoruz” mu demişti biri. Ya da “ozanlar birbirinin devamıdır” mı. Sen keşmekeşe dönmüş algıların ve toplumun çarpılmış çağrışımsızlıklarının kendiliğindenliğinin mükemmel ya da berbat bir otomatısın. Sen bir tehdidin çocuğusun. Ne kadar çok öykünün romanın filmin karakteri olmuşum doğmadan önce ve sonra doğduktan ve sonra öldükten. Ah ben bir tek senleyken dans edebiliyorum kendimle. “sen” de nerden çıktı şimdi, bach’tan çıktı. Şimdi bu ayakuçsuzluğu meşrulaştırmanın tam sırası. Sen yok iken varlığımın, her an yokluğumun meşruiyetisin. Ne kadar uğraşırsam uğraşayım yanlış sesi veremiyorum sen de yahu, ne kadar kapsayıcı yazmışsın şu şarkıları. Karanlığı ya da loş aydınlığı yöneten bir şef, ne çalan var ne söyleyen, nasıl da kapsayıcı. Bütün imgelerimi gömüyorum toprağa, ya da boşver yakıyorum, dönmemesine geri dünyaya…çünkü…göz onları daraltıyor, görmek istemek duymak istemek, dokunmak istemek…daraltıyor, küçültüyor. Başında bir “ah” çekmeden cümle kuramıyorum ki, neye bu sitem, bütün duyarlıklarıma, bilirliklerime mi. Senin varlığının verdiği güven güvende ne kadar derin karanlıklara inip çıkıyorum, bu ne kaypaklık. Ünlemlerden oluşmuş bir kompozisyon sunuyorum şimdi kendime ve keyif içinde karşısında çekirdek çitliyorum, işte diyorum şimdiye değin yaratmamış ve yaratılmamış olan en büyük sanat eseri. İşte şimdi yok olmanın tam sırası. Her gün binlerce kez ve tekrar tekrar bu hayretler bana ancak bol yüz çizgisi kazandıracak, yanlışlıkla dünyaya gelirse bir çocuk benden, ona ise hiçbir izi olmayacak bu çizgilerin.

Sanma ki üzülüyorum…hayretlerim arasında anlamını yitirdi, korkuların arasında yersiz kaldı o duygu.

5 Nisan 2010 Pazartesi

turunç olmak istiyoruz yine turunçuz da...

“Sam yeli de dalgınlıklarla bir çocukmuş
eğilip barışlıklar çizermiş evler üzerine
nasıl bir ağaçdıysak çocukken
tümleçleri özneleri nasıl unuttuysak denizde
turunç olmak istiyoruz yine turunçuz da”


Sen bir turunçsun. Renk seçtim, sonra da bir isim koydum sana. Biliyorum anlatmamam gerek, ama ben hiç duramam ki hep söylerim, anlatmaya çabalarım. Sen beni değil, kafandaki turuncu anyemis’i seviyorsun, diyorsun. Ben de zaten hep kafamızdakilerle eşleştirmeye çabalar durmaz mıyız diyorum, hem sen kafamdakine çok benziyorsun diyorum. Her gün unutuyorum seni en baştan biliyor musun, her gün yeni baştan tanışıyorum senle, kim bu yahu diyorum kendi kendime. Ben ne zamandır “sen”li cümle kurmuyordum.

Yasakladık en baştan birbirimize bütün tanım cümlelerini, ölmüş kavramları. Ama hani zaman zaman dayanamayıp döküyoruz ağzımızdan yine. Ne yaparsın, çok kalabalık bu dünya, birbirimizle konuşmalarımızın on katı dışarıyla konuşuyoruz, dil alışkanlığı işte.

“yıkıcı bir aşk bu
yıkıyor milletin ortasına
tutku yükünü”

ah şu alışkanlıklar, birbirimizle az konuşmalarımızda bir türlü vazgeçemedik şu alıntıların kolaycılığından. Her alıntı cümlemizde utanıyoruz değil mi, cümleler yarıdayken, virgüle dah ulaşmadan sönüyor, sessizliğe dalıyor.

Utanıyoruz değil mi, hani biz utanmazdık ya, ben senden sen benden önce, hani biz ahlaksızdık, mülksüzdük. Özgürlük ve aşk meretlerini dile getirirdik sık sık yan yana. Hani korkmazdık biz, şimdi nasıl da korkuyoruz bu kötü dünyadan. Bir kelime hortlayıverdi, çözülemiyor bilinemiyor hala anlamı, anlamla alakasız bir kulvarda zaten. Neydi o kelime: Tutku. Şimdi bu tutku mereti bizim bütün korktuklarımızı bizim karşımıza diktimi koskocaman, dikti.

Bir renk istiyordum bu öğrenci evine, bu odaya, bu çala kalem barınmaya. Turuncu olacaktı biliyordum. Benim nerem turuncu diyorsun, kokusunu alıyorum ben turuncunun sende. Bu bir oyun, dingin sakinliğimizin arkasında kimseye söyleyemediğimiz tehlikeli bir oyun. Bu bir dans, ayakta durmakta zorlansak da.

Sonumuz kötü biliyorum. bu yüzden sımsıkı sarıldım bu oyuna, en kötüsü olsun diye!

Unutmaya başladım bak yine…unuttum…