sonra o gitmiş miydi, gitmemişmiydi
ben ona git demişmiydim dememimiymim,
bunu sorulamak kimin hadiine
sonra, o bencillğini düşünmüş müdü, dünüşünemişmiydi
sonrabe bencilliğinne o lduğunu düşünüşmüydüm düşünmemişmiydim
sormak kimin hadiine
ben şaraplı bi köşesinde dünyanın öyle duruken
gerisini sormak kimin haddine
çok da uç olmayan bi köşesindeydim dah yaş yirmi beş
kimin haddine öyle miydi böyle miydi...
4 Ağustos 2010 Çarşamba
27 Haziran 2010 Pazar
'güncel' üzerine bir deneme...
‘güncel’ üzerine bir yazı.
Güncel üzerine bir yazı yazmak, gerek yok bence, her gün çıkan onlarca günlük gazete, aylık haftalık dergiler, güncel üzerine günde altmış tane çıkan yeni kitaplar, bürokrat, asker anıları, sonra bir de gazetelerde yazılan yazıların derlendiği gazeteci kitapları, ana haber bültenleri, web sitleri, paylaşım siteleri…. Sizce geek var mı? O halde güncel bir yazı değil de, ‘güncel üzerine’ bir deneme yazma uğraşı birazcık daha anlamlı olabilir.
Tanımlardn yola çıkılabilir, mesela sorulur, nedir güncel? Diye. Yok ben buna inanmıyorum, bu bir sürü ön yargıyı, varsayımı daha başından yazıya taşımak olur, hem hepimiz aynı zamand mı yaşıyoruz ki. Kardeşimin yaptığı yaş pastayı yerken ve bu yazıyı düşünürken ben, bir de bir parti tabelası ltınd oturn insn, ya da şu an doğum yapan bir kadın, kaçakçılık yapan adam, cinayet, mülk kavgası yapan, para sayan, parasını sayanların parasını sayarak mesai dolduran…allahaşkına aynı zamanda yaşıyor olduğumuz nasıl iddia edilebilir.
Bu fanzin için benden güncel üzerine bir yazı istemişlerdi arkadaşlarım üç ay önce, ben şimdi hazır hissediyorum zihnimi ve şimdi yazıyorum örneğin. Diğer taraftan bir dozer görünür ufukta, bazı taşları yerinden söküp başka yerlere koyacaktır. İşte o taşların güncelidir bu, dozerle taşlar arasında. Bir sopa görünür çocuğun karşısında, çocuğun kafasında bir şişlik oluşturacaktır. İşte bu da çocuğun kafası ile sopa arasındaki ilişki de günceldir.
Bütünden elemeye (bütünleyememe) gidiyoruz, hep aynı alışkanlık. Sopa, taş, kafa dozer bir kenarda körler ve sağırları da yanına alarak hürmetle ağırlanırken, medeniyet yükü bir “bilgi” eşyası, eşyanın sahipleri tarafından, zengince ve imkanlıca sunuluveriyor insanlara. Çok yoruldunuz taş ve sopayla, gelin biraz eğlenin diyorlar. Gerçekten de eğlendirici, kafa dağıtıcı, özellikle şiş kafalar için baya etkili bi uyuşturucu ağrı kesici vazifesinde..onların diliyle küçük insanların küçük hayatlarına büyük söylemler, büyük hayaller sokuyorlar. Artık taş sopa gündem konusu olamıyor, bilgi eşyasının o akşamki matinesinde oynayan oyun ilgi görüyor. Taşlar sopalar üzerine dahi o bilgi eşyasına başvuruluyor.
Ütopyalar ve distopyalar arasında, binlerce seçim arasında, hem de birkaç saniylik süreler ortasında dahi, gidip gelmeye, yuvarlanmaya başlıyor bizim insanoğlu, insan-kadın. Bilgi eşyasının tekerlekli konutlarıyla yatayda çarpışa çarpışa eğleniyorlar. Dikey ve derine doğru kök salamıyorlar bir türlü, mesela bir ağaç dikemiyorlar. Bu çarpışa çarpışa karmaşanın içinde yorgunluk, trafik memurlarına devrediyor bütün işi.
Mesele dozerle kafa, taşla sopa arasında oysa ki. (kafam mı karıştı ne). Taş yerinde ağırdır. (bu ne şimdi) güncel bilgiden kopunuz, anlık bilgiye itimat ediniz. (sizli bizli cümleler)
Hey sen bürokrasi, hey kurum mantığı ve hiyerarşisi, medya sahipliği, dedikodu ve hamaset çemberi, kol bacak kıç ve iç kuvvetleri… insanı kendi yaşamından uzakta tutmak mı bütün işiniz, neyin ona ait neyin onun dışında olduğunu söyleyip durusunuz. Doğrudan ne varsa allayıp pullayıp dolaylı hale sokmanın alemi nedir elalem. Bu çıkmazlar komedyasını, bu hayaletler dünyasını yırtıp atmak çok mu zor. Zor ma çok değil. Bilgiyi kendi ahlakına yoran, insanlar arasında tanıtıcı, uzlaştırıcı, birleştirici, düzenleyici kurumlar…memuriyetin mitolojik evreni, devleti. Yok ol, yok ol, yok ol.
“güncel”, bilginin hangi sınıf, gurup ahlakı doğrultusunda, hangi araçlarla, hangi dolaylı yollardan geçip hangi insana ulaştığına göre şekillenen illet bir şeydir. Ben aldım denedim, hiç tavsiye etmiyorum, ellerinizi bol sabunla ve suyla yıkayın.
Bu günkü güncel turumuz burada sona ermiyor, tarihin artıklarını silene kadar devam ediyor. Kendinize mukayyet olun!
Güncel üzerine bir yazı yazmak, gerek yok bence, her gün çıkan onlarca günlük gazete, aylık haftalık dergiler, güncel üzerine günde altmış tane çıkan yeni kitaplar, bürokrat, asker anıları, sonra bir de gazetelerde yazılan yazıların derlendiği gazeteci kitapları, ana haber bültenleri, web sitleri, paylaşım siteleri…. Sizce geek var mı? O halde güncel bir yazı değil de, ‘güncel üzerine’ bir deneme yazma uğraşı birazcık daha anlamlı olabilir.
Tanımlardn yola çıkılabilir, mesela sorulur, nedir güncel? Diye. Yok ben buna inanmıyorum, bu bir sürü ön yargıyı, varsayımı daha başından yazıya taşımak olur, hem hepimiz aynı zamand mı yaşıyoruz ki. Kardeşimin yaptığı yaş pastayı yerken ve bu yazıyı düşünürken ben, bir de bir parti tabelası ltınd oturn insn, ya da şu an doğum yapan bir kadın, kaçakçılık yapan adam, cinayet, mülk kavgası yapan, para sayan, parasını sayanların parasını sayarak mesai dolduran…allahaşkına aynı zamanda yaşıyor olduğumuz nasıl iddia edilebilir.
Bu fanzin için benden güncel üzerine bir yazı istemişlerdi arkadaşlarım üç ay önce, ben şimdi hazır hissediyorum zihnimi ve şimdi yazıyorum örneğin. Diğer taraftan bir dozer görünür ufukta, bazı taşları yerinden söküp başka yerlere koyacaktır. İşte o taşların güncelidir bu, dozerle taşlar arasında. Bir sopa görünür çocuğun karşısında, çocuğun kafasında bir şişlik oluşturacaktır. İşte bu da çocuğun kafası ile sopa arasındaki ilişki de günceldir.
Bütünden elemeye (bütünleyememe) gidiyoruz, hep aynı alışkanlık. Sopa, taş, kafa dozer bir kenarda körler ve sağırları da yanına alarak hürmetle ağırlanırken, medeniyet yükü bir “bilgi” eşyası, eşyanın sahipleri tarafından, zengince ve imkanlıca sunuluveriyor insanlara. Çok yoruldunuz taş ve sopayla, gelin biraz eğlenin diyorlar. Gerçekten de eğlendirici, kafa dağıtıcı, özellikle şiş kafalar için baya etkili bi uyuşturucu ağrı kesici vazifesinde..onların diliyle küçük insanların küçük hayatlarına büyük söylemler, büyük hayaller sokuyorlar. Artık taş sopa gündem konusu olamıyor, bilgi eşyasının o akşamki matinesinde oynayan oyun ilgi görüyor. Taşlar sopalar üzerine dahi o bilgi eşyasına başvuruluyor.
Ütopyalar ve distopyalar arasında, binlerce seçim arasında, hem de birkaç saniylik süreler ortasında dahi, gidip gelmeye, yuvarlanmaya başlıyor bizim insanoğlu, insan-kadın. Bilgi eşyasının tekerlekli konutlarıyla yatayda çarpışa çarpışa eğleniyorlar. Dikey ve derine doğru kök salamıyorlar bir türlü, mesela bir ağaç dikemiyorlar. Bu çarpışa çarpışa karmaşanın içinde yorgunluk, trafik memurlarına devrediyor bütün işi.
Mesele dozerle kafa, taşla sopa arasında oysa ki. (kafam mı karıştı ne). Taş yerinde ağırdır. (bu ne şimdi) güncel bilgiden kopunuz, anlık bilgiye itimat ediniz. (sizli bizli cümleler)
Hey sen bürokrasi, hey kurum mantığı ve hiyerarşisi, medya sahipliği, dedikodu ve hamaset çemberi, kol bacak kıç ve iç kuvvetleri… insanı kendi yaşamından uzakta tutmak mı bütün işiniz, neyin ona ait neyin onun dışında olduğunu söyleyip durusunuz. Doğrudan ne varsa allayıp pullayıp dolaylı hale sokmanın alemi nedir elalem. Bu çıkmazlar komedyasını, bu hayaletler dünyasını yırtıp atmak çok mu zor. Zor ma çok değil. Bilgiyi kendi ahlakına yoran, insanlar arasında tanıtıcı, uzlaştırıcı, birleştirici, düzenleyici kurumlar…memuriyetin mitolojik evreni, devleti. Yok ol, yok ol, yok ol.
“güncel”, bilginin hangi sınıf, gurup ahlakı doğrultusunda, hangi araçlarla, hangi dolaylı yollardan geçip hangi insana ulaştığına göre şekillenen illet bir şeydir. Ben aldım denedim, hiç tavsiye etmiyorum, ellerinizi bol sabunla ve suyla yıkayın.
Bu günkü güncel turumuz burada sona ermiyor, tarihin artıklarını silene kadar devam ediyor. Kendinize mukayyet olun!
ula şehir!-2
çirkin bir şehre güzel dakikalar serpiştirdim. bisikletliydim. yolda olmanın-mesafe ne olursa olsun- özgürlüğü sağladı bana bunu. kaslarımdan ve belki tahminen iliklerimden ılık ılık haz seyrediyordu. kendimle konuşuyordum basit ve sade cümlelrle. arada bir şiirsel sözler armağan ediyordum kendime.
sırtımı güneşe dayayıp, yeşil çim kokusunun ortasına oturdum. buradan şehrin bir kesitinin resmini çizme uğraşındayım, dikey ya da yatay.
olduğunu olamayan ve sancısı burdan kaynaklanan insandan eser yok şu anki ruh halimde.
bir şeyler yazdığımı görüp tedirgin olan ve yollarını değiştiren insanların ortasında kayıtsızc haz duymaktayım. anladılar galiba onları da dahil ettiğimi resme, bu yüzden tedirginler. -yoksa bisiklet mi-.
üslubumu tartıyorum, sık sık kendimle konuşuyorum, bozuk anlatımlardan anlamlar türetiyorum kafamda. zamanı durduruyorum.
amaçlı ve amaçsız yaşamak şimdi tam oturduğum yerde oturuyor.
keyif çatıyorum.özgürlüğümün sınır zamanlarındayım belki, sancıyı öldürdüm, bu çirkin şehirden güzel zamanlar türetiyorum.
sırtımı güneşe dayayıp, yeşil çim kokusunun ortasına oturdum. buradan şehrin bir kesitinin resmini çizme uğraşındayım, dikey ya da yatay.
olduğunu olamayan ve sancısı burdan kaynaklanan insandan eser yok şu anki ruh halimde.
bir şeyler yazdığımı görüp tedirgin olan ve yollarını değiştiren insanların ortasında kayıtsızc haz duymaktayım. anladılar galiba onları da dahil ettiğimi resme, bu yüzden tedirginler. -yoksa bisiklet mi-.
üslubumu tartıyorum, sık sık kendimle konuşuyorum, bozuk anlatımlardan anlamlar türetiyorum kafamda. zamanı durduruyorum.
amaçlı ve amaçsız yaşamak şimdi tam oturduğum yerde oturuyor.
keyif çatıyorum.özgürlüğümün sınır zamanlarındayım belki, sancıyı öldürdüm, bu çirkin şehirden güzel zamanlar türetiyorum.
neden sen denen...
tütün kokusuna sarılmış bu gece, korkularım geldi aklıma, duyularıma, ekranda bir adam diğerine vuruyordu. eski alışkanlık, yastığın üzerine koydum defteri,seni özleyişim şimdi daha bir sızı, inceden akıverdi içime. cümlelerin kıymeti var mıydı bu satte diye düşündüm, başka bir şeyim yoktu ki. sana demek istedim ki, seni çok seviyorum ama çok korkuyorum bu dünyanın kötülüklerinden. sonra vazgeçtim utandım. hep utandım zaten güçsüzlüğümden,korku utanılacak bir şey mi, bana göre evet. korku ruhu kemirirmiş, kemiriyor. bana güç ver bana hikayeler anlat. senleyken güçsüz olmak istemem, ölümüm olur bu, daha da tutunacağım şey kalmaz.
güz3ellikler içinde en güçlü, kötülükler içinde en güçsüzüm. seçebilir miyim, seçemem.
güzellikler içinde büyüttüğümüzü, kötülükler içinde koruyabilir miyiz. seni seviyorum diyebilmek, kötülük içinde de, sımsıkı durabilmek istiyorum.
güz3ellikler içinde en güçlü, kötülükler içinde en güçsüzüm. seçebilir miyim, seçemem.
güzellikler içinde büyüttüğümüzü, kötülükler içinde koruyabilir miyiz. seni seviyorum diyebilmek, kötülük içinde de, sımsıkı durabilmek istiyorum.
iki çınıltı
iki çınıltı, bölemeyiz ya sesimizi de, çift demişler şirin görünsü diye, biri bizden, biri onlardan. iki kişiyiz.
sevdiğimiz ve eskittiğimiz kelimeler, iki anlamlı, çift değil, biri bizden, biri ...
bizden olan biraz daha geç geliri diğeri dolaşıma hazır,hipnozdan sıyrılmak zaman alır.
bir çerçeveye sığmayız, iki kişilik masaya oturmayız, çoraplarımızı hiç çift giymeyiz.
kulakları kapatmadan, daha da açarak,şu karmaşanın tek sesliliğini seçerek,
iki çınıltı, biri senden, biri benden...
sevdiğimiz ve eskittiğimiz kelimeler, iki anlamlı, çift değil, biri bizden, biri ...
bizden olan biraz daha geç geliri diğeri dolaşıma hazır,hipnozdan sıyrılmak zaman alır.
bir çerçeveye sığmayız, iki kişilik masaya oturmayız, çoraplarımızı hiç çift giymeyiz.
kulakları kapatmadan, daha da açarak,şu karmaşanın tek sesliliğini seçerek,
iki çınıltı, biri senden, biri benden...
ula şehir!
yaz geliyor trabzon şehrine,taşlar ısınmış, dalgalar birbirleri üzerinden daha bir yumuşak kayıp geçiyor.
ne zaman fonda yumuşak bir türkü ile ve güneşin hafiften ısıtmasıyla, gündüzleyin, ve yahut rahatsız etmeyen insan, taş, toprak, deniz, taka sesleriyle baksam bu şehre; diyorum ki "işte, yeniden..." ama olmuyor. çok çabuk tükeniveriyor dimağımdki tad.
ne gündüzsün ne gece,bir garip akşamüstü her daim, sen nasıl iklimsin ula şehir!
ne zaman fonda yumuşak bir türkü ile ve güneşin hafiften ısıtmasıyla, gündüzleyin, ve yahut rahatsız etmeyen insan, taş, toprak, deniz, taka sesleriyle baksam bu şehre; diyorum ki "işte, yeniden..." ama olmuyor. çok çabuk tükeniveriyor dimağımdki tad.
ne gündüzsün ne gece,bir garip akşamüstü her daim, sen nasıl iklimsin ula şehir!
kriz ve bütünleme
bu nasıl oluyor?
hastalığın ne çocuğum, gel senin çocukluğuna inelim, gerçi hala çocuksun ama, olsun.
al, bu dal bu dal artık büldürünün trajediye dönüşümüdür. sen hiç aramadın ya da öyle sandın, tutunacak bir dal. al, bir dal. işte şimdi tutunamayansın.
krizler öncesiydi ya da sonrasıydı,anlattıkları,yaşadığımız dönemler için. hep krizdi aslında.sen benim neyim oluyorsun kapitalizm. siz benim neyim oluyorsunuz tutkular.sizi gidi orospu çocukları, siz nasıl benim bahçemde top oynarsınız.
korucular, koruyamadılar mı yani şimdi benmi varlığımı.
vurulmuşum dağların kuytuluk bir boğazında. vakitlerden gecenin 12.30 ile 1 arasında. önemli olay eşitir önemsiz olay. ben seni hangi tırmak işarti içinde kullanmalıyım. bırakın bu lafları sözlere bakın. sözün nasıl eylem olduğunu, nasıl anlatmalı.
kendine tahammül edemiyorsan kimseye göz kırpmamalısın.
gözüne dal girer, çıkma ağaca, al, bu dal.hiçbir zaman ihtitaç duymadığını sandığın dal.
kapısına dayanmalıydı bir orospunun. beni satın al demeliydi ona.çevir, kokla, yanmasın, gazla. kapısından geçmemeli bir bakirenin. satabilir seni, hem de üstüne para verirsin. biri şu kaleme hakim olsun, ama önce beni geçmen gerek.
dil, tut-ku.
ahlak, nasıl da intikamını alıyorsun benden.nasıl da yerlerde süründürdün beni. laflarımı nasıl da tıktın boğazıma: ahlak. madem ne büyük, en kral ahlakçıymışım. Ahlaklak.
sanrılarla yaşamasını öğrenmelisin derdi bir hocam, yok yok ,yok öyle bir hocam,meğer en büyük ahlakçıymışım. konuşma, konuş, konuş da kaybolsun sözlerin ardında bütün pisliklerin. ben de kanayım sözlere, sözler.
ahlakı siz böyle mi yarattınız: Söyleyerek, sözleyerek. önce şu gülme mimiklerini idam edin, derimi yüzün, hiç bir duyarlılığı istemiyorum artık. ah sen, insan, ben, hocam, ustam. nasıl da baştan aşağı dolandırıcısınız. nasılda dalga geçiyorsunuz savaşçı ruhlar, özgür ruhla. nasıl da buna izin vermeyeceğim. bok vermeyeceksin, ölebilecek misin. saat 12.30 ile 1 arası. ben bir kerhanenin bekçiliğini yapıyordum.
düz-anlam. bütün düz-anlamlara, düz mantıklara geri dönüyorum. bırak yakamı, yakan yok ki senin.
sonra bir oyun havasıyla bıraktı yine "ben"ini kenara.oh nasıl da oynuyorum. bravo. adam susar,yoldaşlar,dümen, bu dümen yok.
adam...
ve işte konfor, memelilerin en tiksindirici yanı.dünyayı ve tüm yatakları, tüm kucaklaşmaları boka bulandır ki,insanlar bu konfordan mahrum kalsınlar.
hastalığın ne çocuğum, gel senin çocukluğuna inelim, gerçi hala çocuksun ama, olsun.
al, bu dal bu dal artık büldürünün trajediye dönüşümüdür. sen hiç aramadın ya da öyle sandın, tutunacak bir dal. al, bir dal. işte şimdi tutunamayansın.
krizler öncesiydi ya da sonrasıydı,anlattıkları,yaşadığımız dönemler için. hep krizdi aslında.sen benim neyim oluyorsun kapitalizm. siz benim neyim oluyorsunuz tutkular.sizi gidi orospu çocukları, siz nasıl benim bahçemde top oynarsınız.
korucular, koruyamadılar mı yani şimdi benmi varlığımı.
vurulmuşum dağların kuytuluk bir boğazında. vakitlerden gecenin 12.30 ile 1 arasında. önemli olay eşitir önemsiz olay. ben seni hangi tırmak işarti içinde kullanmalıyım. bırakın bu lafları sözlere bakın. sözün nasıl eylem olduğunu, nasıl anlatmalı.
kendine tahammül edemiyorsan kimseye göz kırpmamalısın.
gözüne dal girer, çıkma ağaca, al, bu dal.hiçbir zaman ihtitaç duymadığını sandığın dal.
kapısına dayanmalıydı bir orospunun. beni satın al demeliydi ona.çevir, kokla, yanmasın, gazla. kapısından geçmemeli bir bakirenin. satabilir seni, hem de üstüne para verirsin. biri şu kaleme hakim olsun, ama önce beni geçmen gerek.
dil, tut-ku.
ahlak, nasıl da intikamını alıyorsun benden.nasıl da yerlerde süründürdün beni. laflarımı nasıl da tıktın boğazıma: ahlak. madem ne büyük, en kral ahlakçıymışım. Ahlaklak.
sanrılarla yaşamasını öğrenmelisin derdi bir hocam, yok yok ,yok öyle bir hocam,meğer en büyük ahlakçıymışım. konuşma, konuş, konuş da kaybolsun sözlerin ardında bütün pisliklerin. ben de kanayım sözlere, sözler.
ahlakı siz böyle mi yarattınız: Söyleyerek, sözleyerek. önce şu gülme mimiklerini idam edin, derimi yüzün, hiç bir duyarlılığı istemiyorum artık. ah sen, insan, ben, hocam, ustam. nasıl da baştan aşağı dolandırıcısınız. nasılda dalga geçiyorsunuz savaşçı ruhlar, özgür ruhla. nasıl da buna izin vermeyeceğim. bok vermeyeceksin, ölebilecek misin. saat 12.30 ile 1 arası. ben bir kerhanenin bekçiliğini yapıyordum.
düz-anlam. bütün düz-anlamlara, düz mantıklara geri dönüyorum. bırak yakamı, yakan yok ki senin.
sonra bir oyun havasıyla bıraktı yine "ben"ini kenara.oh nasıl da oynuyorum. bravo. adam susar,yoldaşlar,dümen, bu dümen yok.
adam...
ve işte konfor, memelilerin en tiksindirici yanı.dünyayı ve tüm yatakları, tüm kucaklaşmaları boka bulandır ki,insanlar bu konfordan mahrum kalsınlar.
bu bir yazı mı, yazı.
adam sustu. kendine tahammülsüzlüğünün yansımasıydı işte, sürekli olamıyordu ne bir ağaçla ne bir kadınla
uç titreşimler tattı adam, uç titreşimlerin ardından bozuk dalgalara maruz kaldı.
ve bizzat kendi sözleri ,sesi istekleri yanlış frekanstydı, adam sustu, bekleyiş denen aciz şeytan sustu.
bütün sözlükleri bütün oyunları bir kenara bıraktı yine bir gece yarısı 12 ile 1 arasında.
"sen hangi renksin" sorusu, bu bir soru mu, soru,
"ben kümeslerin saat 12.30 ile 1 arasıyım" bu bir cevap mı, cevap.
kelime köklerine indim bulamadım seni, sen deme bana, pardon beyefndi, siz kimsiniz, ben, lan ben deme bana, dilsiz-im.
sözlükleri yırttık bir akşam, yağmur yağıyordu.
saat 31 ile 32 arasıydı, kopan bir dümenin, etimolojiyi yerle bir eden çağrışımıyım ben. adam. sustu. aldığı rafa bıraktı kafasını.
uç titreşimler tattı adam, uç titreşimlerin ardından bozuk dalgalara maruz kaldı.
ve bizzat kendi sözleri ,sesi istekleri yanlış frekanstydı, adam sustu, bekleyiş denen aciz şeytan sustu.
bütün sözlükleri bütün oyunları bir kenara bıraktı yine bir gece yarısı 12 ile 1 arasında.
"sen hangi renksin" sorusu, bu bir soru mu, soru,
"ben kümeslerin saat 12.30 ile 1 arasıyım" bu bir cevap mı, cevap.
kelime köklerine indim bulamadım seni, sen deme bana, pardon beyefndi, siz kimsiniz, ben, lan ben deme bana, dilsiz-im.
sözlükleri yırttık bir akşam, yağmur yağıyordu.
saat 31 ile 32 arasıydı, kopan bir dümenin, etimolojiyi yerle bir eden çağrışımıyım ben. adam. sustu. aldığı rafa bıraktı kafasını.
"bir kent sen güldükte..."
"bir kent sen güldükte kurulmuş..."
kurulan kent, şehre değil, gözüme gönlüme kurulu. hemen akabinde yıkılmış.
kura yıka kentler var ediyorum seninle, şehir gürültüsünden uzak. senin de işin var ya, hakkın var,
gülmeler kurup kurup yıkarsın, her seferinde nasıl da en baştan, yeni doğmuş gibi
kurarsın o gülmeleri, hiç bir enkaz parçası çalınmaz göze, yoktur zaten.
zihnimizin alıcıları üç beş caddeye sığmaz ki, hem yol her yer, hem bahçe, hem kent.
ne de güzel mülksüz bir kent, sarmış sarmlamış bizi, bizim krduğumuz. renkleri sen öğretirsin gülmelerinle,
resimlere ben aşk olurum çizdiğimiz. -anne bu ne, -kırmızı-. ne de güzel sözsüz bir kent, çocuk gibi boyanmışız,
olan, gördüklerimiz ve yarattıklarımızla.
tuval, kimsenin anlayamayacağı karman çorman dizgilenmiş bir gökkuşağı anası.
var, yok değil, insan başları da çiziyoruz sık sık, kalabalık olmayan, seçilen renkli taşlar gibi, tek tük. başlar da yıkıyoruz ya işte biliyorsun,
ama gökuşağına yaraşır bu yıkma kurmalar, gök ve kuşağına koşut...
kurulan kent, şehre değil, gözüme gönlüme kurulu. hemen akabinde yıkılmış.
kura yıka kentler var ediyorum seninle, şehir gürültüsünden uzak. senin de işin var ya, hakkın var,
gülmeler kurup kurup yıkarsın, her seferinde nasıl da en baştan, yeni doğmuş gibi
kurarsın o gülmeleri, hiç bir enkaz parçası çalınmaz göze, yoktur zaten.
zihnimizin alıcıları üç beş caddeye sığmaz ki, hem yol her yer, hem bahçe, hem kent.
ne de güzel mülksüz bir kent, sarmış sarmlamış bizi, bizim krduğumuz. renkleri sen öğretirsin gülmelerinle,
resimlere ben aşk olurum çizdiğimiz. -anne bu ne, -kırmızı-. ne de güzel sözsüz bir kent, çocuk gibi boyanmışız,
olan, gördüklerimiz ve yarattıklarımızla.
tuval, kimsenin anlayamayacağı karman çorman dizgilenmiş bir gökkuşağı anası.
var, yok değil, insan başları da çiziyoruz sık sık, kalabalık olmayan, seçilen renkli taşlar gibi, tek tük. başlar da yıkıyoruz ya işte biliyorsun,
ama gökuşağına yaraşır bu yıkma kurmalar, gök ve kuşağına koşut...
25 Haziran 2010 Cuma
biten bir şarkının düşündürdükleri...
Kendine iyi bak, buraları düşünme, buralar bildiğin gibi işte, yağmur çamur, araba gürültüsü. Şarkılar türküler bildiğin gibi işte, bir de kalp ağrısı. Kim ne zaman icat etti bu araba gürültüsünü kalp ağrısını, bu yazıyı kim icat etti. Sen yine de buraları hiç düşünme, memeleket hasretini kim icat etti hemşerim.
Bir yerlerden bir yerler gitme halinde olmak, kısacası yolculuk. Bu yolculuk durdu artık gibime geliyor, kimse bi yerlere gidemiyor sanki artık amcaoğlu. Kimse bi yerleri sevemiyor sanki artık, terk, şehirler ne zaman gitti, kimse görmedi. Biz ise papirüslerin anı yad edicileri kalmışız. Kalanlara bırakalım o halde kendimizi, geçmiş şölenlerin anılarına, geçmiş yolculukların, hani bizim yapmadığımız ama yaptığımız da sayılır- o yolculukların serin mekansızlığına bırakalım kendimizi. Daha ne kadar direnecektik ki zaten söylemişler işte bizlerden çok çok önce çok çok kimse: yalnız insan, yaşamın terk ettiği ölümün yaşattığı insan diye.
Tekrar merhaba, nesnelerin dünyasına hoş geldim. Şimdi gürültüleri koyverme, iniltileri derdest etme zamanı. Başlangıç sanılmasın, ölünmüş bir yaşamın yankılarında sarhoş olmak diyelim.
Biraz hatıradan zarar gelmez. Sözler vardı, sözlere itibar etiğimz dönemlerdi. Bu yüzden çok kırılgan bu yüzden çok atılgandım. Şimdinin büyüsü vardı, zaten bütün zaman iplerini kapsardı şimdi. Söz ettikçe zaman geçtikçe diyelim, geriye doğru gittiğimi fark ettim, neye göre geri diye sorma…kendimize karşı en başta çok haklıydık, sonra sürekli yalancı çıkmaya başladık. Bir baktık ki bir gün- gece de olabilir- söz söyleyemez olmuşuz, yalandan başka. Geçmiş alışkanlık işte hala “biz” diye konuşmak, hala imla kurallarına uygun yazmak.
Böylesi bir dönemde- bak hala dönem diyorum, akıllanmamak- başlangıçlara inanan insanların yoldaşı oldum. Aşığı, sevgilisi oldum. Oysa ben ölüyordum, yine de hani şu sözler var ya, onlar iskelet gibi dik tutuyordu beni sanki. Öyle görünüyordum. Hala hikayelerim vardı. Ama dil. Dil müthiş yanılsamalı bir ilişki üretiyordu bu insanlarla aramda. Ben dilden korkmaya başlamıştım artık, onlar sözlerime güveniyorlardı, inanıyorlardı, kendi kulaklarına gelen sözlere. Yok yok rahat bırakmayacaktı bu vicdan, ama mülküzdüm ve gidemiyordum, mülksüzlük bir de vicdana işlemişse zaten gidemezsin. Kalıp çürümeyi mi beklemeliydim. O kötü kokuya dayanamam.
Bir yerlerden bir yerler gitme halinde olmak, kısacası yolculuk. Bu yolculuk durdu artık gibime geliyor, kimse bi yerlere gidemiyor sanki artık amcaoğlu. Kimse bi yerleri sevemiyor sanki artık, terk, şehirler ne zaman gitti, kimse görmedi. Biz ise papirüslerin anı yad edicileri kalmışız. Kalanlara bırakalım o halde kendimizi, geçmiş şölenlerin anılarına, geçmiş yolculukların, hani bizim yapmadığımız ama yaptığımız da sayılır- o yolculukların serin mekansızlığına bırakalım kendimizi. Daha ne kadar direnecektik ki zaten söylemişler işte bizlerden çok çok önce çok çok kimse: yalnız insan, yaşamın terk ettiği ölümün yaşattığı insan diye.
Tekrar merhaba, nesnelerin dünyasına hoş geldim. Şimdi gürültüleri koyverme, iniltileri derdest etme zamanı. Başlangıç sanılmasın, ölünmüş bir yaşamın yankılarında sarhoş olmak diyelim.
Biraz hatıradan zarar gelmez. Sözler vardı, sözlere itibar etiğimz dönemlerdi. Bu yüzden çok kırılgan bu yüzden çok atılgandım. Şimdinin büyüsü vardı, zaten bütün zaman iplerini kapsardı şimdi. Söz ettikçe zaman geçtikçe diyelim, geriye doğru gittiğimi fark ettim, neye göre geri diye sorma…kendimize karşı en başta çok haklıydık, sonra sürekli yalancı çıkmaya başladık. Bir baktık ki bir gün- gece de olabilir- söz söyleyemez olmuşuz, yalandan başka. Geçmiş alışkanlık işte hala “biz” diye konuşmak, hala imla kurallarına uygun yazmak.
Böylesi bir dönemde- bak hala dönem diyorum, akıllanmamak- başlangıçlara inanan insanların yoldaşı oldum. Aşığı, sevgilisi oldum. Oysa ben ölüyordum, yine de hani şu sözler var ya, onlar iskelet gibi dik tutuyordu beni sanki. Öyle görünüyordum. Hala hikayelerim vardı. Ama dil. Dil müthiş yanılsamalı bir ilişki üretiyordu bu insanlarla aramda. Ben dilden korkmaya başlamıştım artık, onlar sözlerime güveniyorlardı, inanıyorlardı, kendi kulaklarına gelen sözlere. Yok yok rahat bırakmayacaktı bu vicdan, ama mülküzdüm ve gidemiyordum, mülksüzlük bir de vicdana işlemişse zaten gidemezsin. Kalıp çürümeyi mi beklemeliydim. O kötü kokuya dayanamam.
29 Mayıs 2010 Cumartesi
düşübozuk...
Bir türlü rahatı bulamayan bedenim. Kesik kesik ancak vebir iki saniye yalnızca huzurla soluk almalarım. Bir yerde bir şey mi sıkışmış ne. El gövdenin kaşındığı yeri bulamıyor, metal bir şey olmalı,batıyor,rahat vermiyor, görüntüler giriveriyor beynime, neoluyor.
Azarlanıp durulan bir çocuk saklanacak ve düzgünmüziksiz bir köşe arıyor. Her köşe perdeli çalgılarla dolu. Korkunç gövdeleri, renkleri ve emreden duruşlarıyla. Odasıolsun istemiyoır, odalar da bu renklerle inşa ediliyor, konuşmakistemiyor, konuşmalar da…
Hayalet Lere inanmaktan başka çare kalmadı,ya dainsanlarla alay eden tanrılara inanmaktan başka… karnını doyuramayan hayaletler. Karnını doyurabilen hayaletler. Kendine güvenin yitirmiş hayaletler. Kendine güvene inanmayan hayaletlr, onlar vücut ediniyorlar artık, ölümlü vücutlar. Bana gerçeği verin diyen adamkimdi,indirinonu sahneden, bubencil pis insanoğlunu indirin sahneden.
Ağzımı bozmayın benim ben bir tehdidin çocuğuyum. Yaşamayan sözlerin gündüz bekçisi, sokturtmayın tasvirlerinize. Bu mezarlık ölü kokuyor, kabullenilesibir cümle istiyorsun al.
Uçurtmanınkuyruğu,nerden çıktı uçurtma,neden kuyruğu,kan ve tarihbulaşmış uçurtmanın kuyruğuna. Hiç biryerden gelen mektup,neden mektup- yazan öldü,yazı yaşadığını sanıyor.
Dokunmaktan korkmaklahaklısınız zaten ömüryetmez dokunabilmeye, ölümlüsünüz. Beni şerlerinizle yargılayın, iyilerinizle değil. İşaretsiz sıfatlara kimin gücü yeter, kim tanıksız yaşayabilir. Her şeyeşey dedim, öyle bakıyorum, görüyorumsanıyorlar.
Bak yine döndük dolaştıkodaya girdik.odaları kimdevşirdibarınabilmek hususundan, sen bir yanlışlıksonucu geldin dünyaya,kusura bakma, camlar kırılıyor, başını eğ, sakın, koru yazgını.
Şu metali bir bulsam canına okuyacamonun,eritip kuşyapacam ondan. Burnunukarıştırma, burnunu sokma, burnunu öldür. Sen söze yabancı doğdun zaten, bu yabancılaşma yabancılaşma değilo,özleşme. Sen söze yabancı doğdun, bu suskunluk gerçekolan.
Benden bu kadarkedicikler, şimdi sizanlatın biraz da öğle uykularınızdan bahsedinmesela…
Azarlanıp durulan bir çocuk saklanacak ve düzgünmüziksiz bir köşe arıyor. Her köşe perdeli çalgılarla dolu. Korkunç gövdeleri, renkleri ve emreden duruşlarıyla. Odasıolsun istemiyoır, odalar da bu renklerle inşa ediliyor, konuşmakistemiyor, konuşmalar da…
Hayalet Lere inanmaktan başka çare kalmadı,ya dainsanlarla alay eden tanrılara inanmaktan başka… karnını doyuramayan hayaletler. Karnını doyurabilen hayaletler. Kendine güvenin yitirmiş hayaletler. Kendine güvene inanmayan hayaletlr, onlar vücut ediniyorlar artık, ölümlü vücutlar. Bana gerçeği verin diyen adamkimdi,indirinonu sahneden, bubencil pis insanoğlunu indirin sahneden.
Ağzımı bozmayın benim ben bir tehdidin çocuğuyum. Yaşamayan sözlerin gündüz bekçisi, sokturtmayın tasvirlerinize. Bu mezarlık ölü kokuyor, kabullenilesibir cümle istiyorsun al.
Uçurtmanınkuyruğu,nerden çıktı uçurtma,neden kuyruğu,kan ve tarihbulaşmış uçurtmanın kuyruğuna. Hiç biryerden gelen mektup,neden mektup- yazan öldü,yazı yaşadığını sanıyor.
Dokunmaktan korkmaklahaklısınız zaten ömüryetmez dokunabilmeye, ölümlüsünüz. Beni şerlerinizle yargılayın, iyilerinizle değil. İşaretsiz sıfatlara kimin gücü yeter, kim tanıksız yaşayabilir. Her şeyeşey dedim, öyle bakıyorum, görüyorumsanıyorlar.
Bak yine döndük dolaştıkodaya girdik.odaları kimdevşirdibarınabilmek hususundan, sen bir yanlışlıksonucu geldin dünyaya,kusura bakma, camlar kırılıyor, başını eğ, sakın, koru yazgını.
Şu metali bir bulsam canına okuyacamonun,eritip kuşyapacam ondan. Burnunukarıştırma, burnunu sokma, burnunu öldür. Sen söze yabancı doğdun zaten, bu yabancılaşma yabancılaşma değilo,özleşme. Sen söze yabancı doğdun, bu suskunluk gerçekolan.
Benden bu kadarkedicikler, şimdi sizanlatın biraz da öğle uykularınızdan bahsedinmesela…
7 Nisan 2010 Çarşamba
ayakuçsuzluk...
Adımlarının seslerini gittikçe daha az duymaya başlayan…ayak uçlarına basa basa yürüme alışkanlığı ilk ne zaman daha güçlü bir itki olmaya başlamıştı…”buralarda görmeyeceğim seni artık” buralarda görünmemeye başladı gerçekten. “kimdi giden, kimdi kalan, giden mi suçludur her zaman…” bir tehdidin çocuğuyum ben, soluk yanaklı bir tehdidin yavrusuyum. İncitmemeye çalışıyorsun sanki dünyayı bu ne kırılganlık. Karanlıkta köşede bekleyen adama verilmiş korkakça selam gibi. Nasıl önemsiyordum zamanında, selam almayı ve vermeyi. İncecik tül perdeler ya da üzerinde pek düşünülmemiş geçiş cümleleri, bağlantı cümleleri, ritüeller, ahlak.” Sana uzun heceli bir kent vereceğim…” aslolan uyanıklıktı, ah ki keşke olsaydı bir bağlantısı akılla, uyanıklığın. Çocukluğa inemez kimse, beki utanca. “utancı yenmek için utanıyoruz” mu demişti biri. Ya da “ozanlar birbirinin devamıdır” mı. Sen keşmekeşe dönmüş algıların ve toplumun çarpılmış çağrışımsızlıklarının kendiliğindenliğinin mükemmel ya da berbat bir otomatısın. Sen bir tehdidin çocuğusun. Ne kadar çok öykünün romanın filmin karakteri olmuşum doğmadan önce ve sonra doğduktan ve sonra öldükten. Ah ben bir tek senleyken dans edebiliyorum kendimle. “sen” de nerden çıktı şimdi, bach’tan çıktı. Şimdi bu ayakuçsuzluğu meşrulaştırmanın tam sırası. Sen yok iken varlığımın, her an yokluğumun meşruiyetisin. Ne kadar uğraşırsam uğraşayım yanlış sesi veremiyorum sen de yahu, ne kadar kapsayıcı yazmışsın şu şarkıları. Karanlığı ya da loş aydınlığı yöneten bir şef, ne çalan var ne söyleyen, nasıl da kapsayıcı. Bütün imgelerimi gömüyorum toprağa, ya da boşver yakıyorum, dönmemesine geri dünyaya…çünkü…göz onları daraltıyor, görmek istemek duymak istemek, dokunmak istemek…daraltıyor, küçültüyor. Başında bir “ah” çekmeden cümle kuramıyorum ki, neye bu sitem, bütün duyarlıklarıma, bilirliklerime mi. Senin varlığının verdiği güven güvende ne kadar derin karanlıklara inip çıkıyorum, bu ne kaypaklık. Ünlemlerden oluşmuş bir kompozisyon sunuyorum şimdi kendime ve keyif içinde karşısında çekirdek çitliyorum, işte diyorum şimdiye değin yaratmamış ve yaratılmamış olan en büyük sanat eseri. İşte şimdi yok olmanın tam sırası. Her gün binlerce kez ve tekrar tekrar bu hayretler bana ancak bol yüz çizgisi kazandıracak, yanlışlıkla dünyaya gelirse bir çocuk benden, ona ise hiçbir izi olmayacak bu çizgilerin.
Sanma ki üzülüyorum…hayretlerim arasında anlamını yitirdi, korkuların arasında yersiz kaldı o duygu.
Sanma ki üzülüyorum…hayretlerim arasında anlamını yitirdi, korkuların arasında yersiz kaldı o duygu.
5 Nisan 2010 Pazartesi
turunç olmak istiyoruz yine turunçuz da...
“Sam yeli de dalgınlıklarla bir çocukmuş
eğilip barışlıklar çizermiş evler üzerine
nasıl bir ağaçdıysak çocukken
tümleçleri özneleri nasıl unuttuysak denizde
turunç olmak istiyoruz yine turunçuz da”
Sen bir turunçsun. Renk seçtim, sonra da bir isim koydum sana. Biliyorum anlatmamam gerek, ama ben hiç duramam ki hep söylerim, anlatmaya çabalarım. Sen beni değil, kafandaki turuncu anyemis’i seviyorsun, diyorsun. Ben de zaten hep kafamızdakilerle eşleştirmeye çabalar durmaz mıyız diyorum, hem sen kafamdakine çok benziyorsun diyorum. Her gün unutuyorum seni en baştan biliyor musun, her gün yeni baştan tanışıyorum senle, kim bu yahu diyorum kendi kendime. Ben ne zamandır “sen”li cümle kurmuyordum.
Yasakladık en baştan birbirimize bütün tanım cümlelerini, ölmüş kavramları. Ama hani zaman zaman dayanamayıp döküyoruz ağzımızdan yine. Ne yaparsın, çok kalabalık bu dünya, birbirimizle konuşmalarımızın on katı dışarıyla konuşuyoruz, dil alışkanlığı işte.
“yıkıcı bir aşk bu
yıkıyor milletin ortasına
tutku yükünü”
ah şu alışkanlıklar, birbirimizle az konuşmalarımızda bir türlü vazgeçemedik şu alıntıların kolaycılığından. Her alıntı cümlemizde utanıyoruz değil mi, cümleler yarıdayken, virgüle dah ulaşmadan sönüyor, sessizliğe dalıyor.
Utanıyoruz değil mi, hani biz utanmazdık ya, ben senden sen benden önce, hani biz ahlaksızdık, mülksüzdük. Özgürlük ve aşk meretlerini dile getirirdik sık sık yan yana. Hani korkmazdık biz, şimdi nasıl da korkuyoruz bu kötü dünyadan. Bir kelime hortlayıverdi, çözülemiyor bilinemiyor hala anlamı, anlamla alakasız bir kulvarda zaten. Neydi o kelime: Tutku. Şimdi bu tutku mereti bizim bütün korktuklarımızı bizim karşımıza diktimi koskocaman, dikti.
Bir renk istiyordum bu öğrenci evine, bu odaya, bu çala kalem barınmaya. Turuncu olacaktı biliyordum. Benim nerem turuncu diyorsun, kokusunu alıyorum ben turuncunun sende. Bu bir oyun, dingin sakinliğimizin arkasında kimseye söyleyemediğimiz tehlikeli bir oyun. Bu bir dans, ayakta durmakta zorlansak da.
Sonumuz kötü biliyorum. bu yüzden sımsıkı sarıldım bu oyuna, en kötüsü olsun diye!
Unutmaya başladım bak yine…unuttum…
eğilip barışlıklar çizermiş evler üzerine
nasıl bir ağaçdıysak çocukken
tümleçleri özneleri nasıl unuttuysak denizde
turunç olmak istiyoruz yine turunçuz da”
Sen bir turunçsun. Renk seçtim, sonra da bir isim koydum sana. Biliyorum anlatmamam gerek, ama ben hiç duramam ki hep söylerim, anlatmaya çabalarım. Sen beni değil, kafandaki turuncu anyemis’i seviyorsun, diyorsun. Ben de zaten hep kafamızdakilerle eşleştirmeye çabalar durmaz mıyız diyorum, hem sen kafamdakine çok benziyorsun diyorum. Her gün unutuyorum seni en baştan biliyor musun, her gün yeni baştan tanışıyorum senle, kim bu yahu diyorum kendi kendime. Ben ne zamandır “sen”li cümle kurmuyordum.
Yasakladık en baştan birbirimize bütün tanım cümlelerini, ölmüş kavramları. Ama hani zaman zaman dayanamayıp döküyoruz ağzımızdan yine. Ne yaparsın, çok kalabalık bu dünya, birbirimizle konuşmalarımızın on katı dışarıyla konuşuyoruz, dil alışkanlığı işte.
“yıkıcı bir aşk bu
yıkıyor milletin ortasına
tutku yükünü”
ah şu alışkanlıklar, birbirimizle az konuşmalarımızda bir türlü vazgeçemedik şu alıntıların kolaycılığından. Her alıntı cümlemizde utanıyoruz değil mi, cümleler yarıdayken, virgüle dah ulaşmadan sönüyor, sessizliğe dalıyor.
Utanıyoruz değil mi, hani biz utanmazdık ya, ben senden sen benden önce, hani biz ahlaksızdık, mülksüzdük. Özgürlük ve aşk meretlerini dile getirirdik sık sık yan yana. Hani korkmazdık biz, şimdi nasıl da korkuyoruz bu kötü dünyadan. Bir kelime hortlayıverdi, çözülemiyor bilinemiyor hala anlamı, anlamla alakasız bir kulvarda zaten. Neydi o kelime: Tutku. Şimdi bu tutku mereti bizim bütün korktuklarımızı bizim karşımıza diktimi koskocaman, dikti.
Bir renk istiyordum bu öğrenci evine, bu odaya, bu çala kalem barınmaya. Turuncu olacaktı biliyordum. Benim nerem turuncu diyorsun, kokusunu alıyorum ben turuncunun sende. Bu bir oyun, dingin sakinliğimizin arkasında kimseye söyleyemediğimiz tehlikeli bir oyun. Bu bir dans, ayakta durmakta zorlansak da.
Sonumuz kötü biliyorum. bu yüzden sımsıkı sarıldım bu oyuna, en kötüsü olsun diye!
Unutmaya başladım bak yine…unuttum…
20 Mart 2010 Cumartesi
güzelleme...
afedersin dağ kardeş
ben seni bulut sanmıştım
afedersin dağ-köylü kardeş
ben sizi deniz sanmıştım
ben seni bulut sanmıştım
afedersin dağ-köylü kardeş
ben sizi deniz sanmıştım
8 Mart 2010 Pazartesi
gider...
Kadın odadan içeri girer.
- daha büyük bi ihanet kurgulayamadın öyle mi. Daha büyüğünü işlet hadi. Beden acısının ötesine geçemedi ihanetin. Çiziklerime bak, bunlardan çok acıtmadı ihanetin..
adam kindar bakışlarla:
ihanet sözcğünden nefret ederim. İhanetedecek kutsallarım hiç olmadım, hiç de saygı dymadım başkalarının kutsallarına hoşgörü ayağına.
Kadın adama sert bi tokat atar.
- tamam, saygı duymanın beklemiyorum, çıkardım literatürümden saygı kelimesini, öyle olsun. Sen demiyordun ki diptedir insan, dipeki insanın acısını anlatıp durmuyor muydun
adam: dilencilik değil di kastım. Acı da inmsanın kendisine aittir. Kimsenin kimsenin acısına karışmasına hakkı yok.
Kadın: peki bu kadar insanın dibinde, kıçında dolaşan sen,vicdandan bahseden, paylaşımdan bahseden sen. Nedir peki bu ikiyüzlülüğün. Yalancının tekisin sen.
Adam: özgürlük bencilliği kaldıramaz, en azından mücadelesi. Öteki olmadan olamaz hiç birhazzın, hiç birvaroluş swebebin. Kendi gözyaşlarını kendin sileceksin, lakin, gözlerin bakmaya görmeye devam edercek, kulakların duymaya.
Kadın: beni neden duymadın pki. En yakınındakilere beslediğin bu kin nedir. En yak8ınındakiler gerçek yüzünü görüyor işte senin. Sen ancak çemberinin dışındakilere caka satarsın.
Adam: o çember benim çemberim değil. Varsa eğer bi çember, tektir bi tanedir. Benim çemberim de ne. Saçmalık. Başkasının çemberlerine giriliyor oluş algısı sorunlu. Ben hiç böyle bi iktidar alanı yaratmadım.
Kadın: kadın mı istiyor yani tutsaklığı.
Adam: adam kadın ayrımı yapmadım. Ezilmenin modası geçti bende. Ezenlerimizden kurtulamadıkça, evet iddia ediyorum, tutsaklığın knforu cezp ediyor. Seni ve senin gibi binlerce insanı. Hep dimdik durmanın zararı bu işte, aşağılara eğilip alamıyorsun düşen şeyleri.
Kadın:sen bi ağaç mıosın ali. Eğilmelisin, bırak bu eğilmeyen isyankar havari numjaralarını. Çarmıha germiyolar artık. Kimseyi.
Adam: kusura bakma ama konuşurken basit imgelerden öteye geçemiyorum, tartışırken.
Yoruldum, konuşmaktan yoruldum. (iç ses: işte seni yok sayıyorum, daha fazlasına, yok etmeye ve yok olmaya dermanım yok) oturacağım biraz şöyle.
Kadın bir tokat daha atar adama.
Adam: iki bira ısmarkla bana, ya da bırak uyuyayım.
Kadın: kaçış diyorlar işte bu senimn yaptığına, cevap veremiyosun işte yie. Kaçıp duruyosun.
Adam: (sadece savunmamaya başladım artık kendimi, sen savunmaya devam et. Ve lütfen iki bira ısmarla bana, beş kuruş param yok, azıcık da sevişiriz biraz boşalmam lazım.)
Kadın: susuyorsun işte.
Kadın buzdolabına gider üç tne bira getirir. Adam üç birayı görüp ikisini ben içsem iyidir diye düşünür.
Adam: teşekkür ederim. Müsaade edersen biraz susabilir miyim. Gerçektn çk yorgun ve boşlmış bi gerginliğim var, hem bomboş hem gergin. biraz kapatalım gözlerimizi ve biraz yok sayalım birbirimizi.
Kadın: seni seviyorum ben..
Adam: lütfen…(sus işaeti ve mimikleri)
Kadın yine hala seviştiği admın yanında olmanın verdiği bir konforla admın dizlerine yatar. Adam da ellerini öylesine kadını vücudunda gezdirir. Kadının yüzünde intikamcı ama rahatlamış bi gülümseme belirir….
Sevişirler…sevişm esnasında kadın sürekli adama onu çok sevdiğini söyler, adam ise kayıtsızdır, adam boşalır, kadınadama şefkat ve kin dolu sarılır. Uyurlar öylece.
Sabah olur, çk erken saatte kalkar kadının yanından…kadının kulağına fısıldar:
---vazgeçebiliyorum, özgürüm…
gider
- daha büyük bi ihanet kurgulayamadın öyle mi. Daha büyüğünü işlet hadi. Beden acısının ötesine geçemedi ihanetin. Çiziklerime bak, bunlardan çok acıtmadı ihanetin..
adam kindar bakışlarla:
ihanet sözcğünden nefret ederim. İhanetedecek kutsallarım hiç olmadım, hiç de saygı dymadım başkalarının kutsallarına hoşgörü ayağına.
Kadın adama sert bi tokat atar.
- tamam, saygı duymanın beklemiyorum, çıkardım literatürümden saygı kelimesini, öyle olsun. Sen demiyordun ki diptedir insan, dipeki insanın acısını anlatıp durmuyor muydun
adam: dilencilik değil di kastım. Acı da inmsanın kendisine aittir. Kimsenin kimsenin acısına karışmasına hakkı yok.
Kadın: peki bu kadar insanın dibinde, kıçında dolaşan sen,vicdandan bahseden, paylaşımdan bahseden sen. Nedir peki bu ikiyüzlülüğün. Yalancının tekisin sen.
Adam: özgürlük bencilliği kaldıramaz, en azından mücadelesi. Öteki olmadan olamaz hiç birhazzın, hiç birvaroluş swebebin. Kendi gözyaşlarını kendin sileceksin, lakin, gözlerin bakmaya görmeye devam edercek, kulakların duymaya.
Kadın: beni neden duymadın pki. En yakınındakilere beslediğin bu kin nedir. En yak8ınındakiler gerçek yüzünü görüyor işte senin. Sen ancak çemberinin dışındakilere caka satarsın.
Adam: o çember benim çemberim değil. Varsa eğer bi çember, tektir bi tanedir. Benim çemberim de ne. Saçmalık. Başkasının çemberlerine giriliyor oluş algısı sorunlu. Ben hiç böyle bi iktidar alanı yaratmadım.
Kadın: kadın mı istiyor yani tutsaklığı.
Adam: adam kadın ayrımı yapmadım. Ezilmenin modası geçti bende. Ezenlerimizden kurtulamadıkça, evet iddia ediyorum, tutsaklığın knforu cezp ediyor. Seni ve senin gibi binlerce insanı. Hep dimdik durmanın zararı bu işte, aşağılara eğilip alamıyorsun düşen şeyleri.
Kadın:sen bi ağaç mıosın ali. Eğilmelisin, bırak bu eğilmeyen isyankar havari numjaralarını. Çarmıha germiyolar artık. Kimseyi.
Adam: kusura bakma ama konuşurken basit imgelerden öteye geçemiyorum, tartışırken.
Yoruldum, konuşmaktan yoruldum. (iç ses: işte seni yok sayıyorum, daha fazlasına, yok etmeye ve yok olmaya dermanım yok) oturacağım biraz şöyle.
Kadın bir tokat daha atar adama.
Adam: iki bira ısmarkla bana, ya da bırak uyuyayım.
Kadın: kaçış diyorlar işte bu senimn yaptığına, cevap veremiyosun işte yie. Kaçıp duruyosun.
Adam: (sadece savunmamaya başladım artık kendimi, sen savunmaya devam et. Ve lütfen iki bira ısmarla bana, beş kuruş param yok, azıcık da sevişiriz biraz boşalmam lazım.)
Kadın: susuyorsun işte.
Kadın buzdolabına gider üç tne bira getirir. Adam üç birayı görüp ikisini ben içsem iyidir diye düşünür.
Adam: teşekkür ederim. Müsaade edersen biraz susabilir miyim. Gerçektn çk yorgun ve boşlmış bi gerginliğim var, hem bomboş hem gergin. biraz kapatalım gözlerimizi ve biraz yok sayalım birbirimizi.
Kadın: seni seviyorum ben..
Adam: lütfen…(sus işaeti ve mimikleri)
Kadın yine hala seviştiği admın yanında olmanın verdiği bir konforla admın dizlerine yatar. Adam da ellerini öylesine kadını vücudunda gezdirir. Kadının yüzünde intikamcı ama rahatlamış bi gülümseme belirir….
Sevişirler…sevişm esnasında kadın sürekli adama onu çok sevdiğini söyler, adam ise kayıtsızdır, adam boşalır, kadınadama şefkat ve kin dolu sarılır. Uyurlar öylece.
Sabah olur, çk erken saatte kalkar kadının yanından…kadının kulağına fısıldar:
---vazgeçebiliyorum, özgürüm…
gider
3 Mart 2010 Çarşamba
düşünememek...
Yarı karanlıkta, odayı hafif bir müzik boyuyor ve genç bir adam boşluğa doğru anlaşılmaz bir şeyler mırıldanarak, çoğunlukla da suskun fakat kafasını ara ara sağa sola sallayarak sigara içiyor. Karanlıkta sigaradan çıkan dumanların ışığın önünde oluşturduğu desenlere anlam yüklemek ister gibi dumanı seyrediyor. Derin düşüncelere daldığını söylemek biraz iddialı olabilir. Sanki herhangi bir düşünceye dalma çabası içindeymiş gibi. Ya da adı olmayan bir derinliğe düşmüş de bu derinliğin hangi derinlik olduğunu kestirmeye çalışıyor gibi.
Kitaplıktaki onlarca kitabı seyretmeye başlıyor. “okudum mu bunları?” diye soruyor kendisine. Kafasında okudukları pek bir hacim oluşturmamış ama kitaplıkta birkaç metrekare hacim kaplıyorlar. Aynen dünyada geçirdiği vaktin resmi evraklarda ya da biyolojide uzunca bir yer kaplıyor oluşu fakat kafasında bir hacim edinememiş olması gibi. “nasıl tanıklık ediyorlar ki insanlar yaşadıklarına”
Kendim dışında bir çok konuda söyleyebilecek yüzlerce cümlem var ama mevzubahis ben olunca susup kalıyorum. Sen ne diyorsun bu suskunlukla ilgili? Ben bu durumu biraz fazla dışa açık olmanla açıklıyorum. Sen kendin yaşamıyorsun da sanki başkalarının yaşamlarına eşlik ediyorsun. İyi bir eşsin ama bu konuda hakkını vermek lazım. yine de zaman zaman kendi yalnızlığını keşfetme girişimlerin olmuyor değil, onlar da yalnızca bu fazlaca dışta yaşamanın dinlenme aralıkları oluyorlar. Mecburi mola saatleri gibi.
Aslında ben sizin bu tartışmalarınıza katlanamıyorum. Çünkü yaşam pozitiftir, durmanın da doğal olarak bir sıkıntısı vardır. Hayata dair çok da önemli sorgulamalar olduğunu düşünmüyorum bu tartışmalarınızın. Nasıl desem, uyuma saatlerini sorgulamak saçmadır örneğin.
Bence siz hepiniz konudan koptunuz. Bir konu var mıydı ortalıkta. Aslında dinlediğim kadarıyla başa döndünüz gibi. Başı neresi sonu neresi. Şu şarkı listesiyle oynayıp durma az gel de sen de katıl muhabbete. Klasik müzik açlığımı daha fazla doyurmaya başladı bu aralar, müzikal açlığımı. Koreografi sanatına ya da deneysel tiyatroya atılma düşüncelerim var. Öznesiz edebiyat ya da kurgusuz sinema projelerim var.
Arada bir heyecanlanıp odada sağa sola yürüyor, elini kolunu sallıyordu. Sonra uzunca bir öff çekip sırtüstü bırakıyordu yatağa gözlerini. Bu şehir benim gözlerimi çaldı, bu oda da. Nerede biraz fazla kalsam ve eşlik edemesem yaşayan bir organizmaya, körleşiyorum. Duygusal şiirlerden neden vazgeçtin. Bir noktada bu duyguların teknik olarak ifadesi ile başlangıç yapabilirsin tiyatroya ya da edebiyata vs. tellere dokunduğum da yok ne zamandır. Şu şarkılarla oynayıp durma, çalsın işte kafadan. Kafadan dinlemek saygısızlık bence bu eserleri. Hepsi ayrı bir ilgi gerektiriyor. Hep böyle kafadan dinlendiği için bu eserler, hiç estetik bir algı oluşturamıyorsunuz. Sadece kafada kalabalık karman çorman bir yükleme yapıyorsunuz.
Sigarayı içine çekerken hiç istemiyormuş gibi yüzünü ekşitiyordu. Dumanı üflerken yüz ifadesi değişiyordu, daha hoş bir hal alıyordu. Ve düşüncelerine hep bir virgül arası veriyordu bu sigara dumanının desenleri düşüncesi. Bir korku aldı yürüdü dokunamıyorsun ne kaleme ne kağıda ne saza ne gitara. Anlamsız denen ama benim aşina olduğum hatta kendime yakın bulduğum bu anlarda bazı şairlerin, nedense ezberimde kalmış dizelerini yüksek sesle söylüyorum, sanki bir düşünceyi bu dizeyle bağlamışım, sonun getirmişim gibi rahatlıyorum. Şiir en fazla istismar edilen edebi eser türü. Basit klişe esprilerin mizah yeteneği olmayanlar için kurtarıcı olması gibi. Biraz da bu yetersizlik korkusu o halde senin kağıda kaleme düşünceye ya da insana yaklaşamaman.
Neden sanki bu kadar yıl geçmek zorundaydı insanlık bu kadar üretmek zorundaydı. Ne kaldı bana söyleyecek. İşte biz bu post-modern iktidar zamanının sabır zamanının çocukları, işte biz bu kültürel evrime bir türlü dahil olamıyoruz. Geç kaldık, fark ettiğimiz noktada da yetersiz kaldık, korktuk. Bizim gibilerin güncel siyasete bu kadar meyilli olmasını da bu düşüncenin örneklendirmesi olarak söyleyebilir miyiz? O konuda çok emin değilim, bu biraz haksızlık da olabilir. Pratiğimizden başka bizi yönlendirecek neyiniz var sonuçta.
Üstünü başını giydi, odayı düzenledi, pencereleri açtı, dışarı çıktı. Oda olduğu yerde duruyor. Şimdi boş boş mekan tasvirimi yapayım yani, ne kadar sıkıcı. Dışarı çıkıp anlatmaya konuşmaya üşenmiyorsan devam et boş odada gözlemci rolünde. Salak.
Kitaplıktaki onlarca kitabı seyretmeye başlıyor. “okudum mu bunları?” diye soruyor kendisine. Kafasında okudukları pek bir hacim oluşturmamış ama kitaplıkta birkaç metrekare hacim kaplıyorlar. Aynen dünyada geçirdiği vaktin resmi evraklarda ya da biyolojide uzunca bir yer kaplıyor oluşu fakat kafasında bir hacim edinememiş olması gibi. “nasıl tanıklık ediyorlar ki insanlar yaşadıklarına”
Kendim dışında bir çok konuda söyleyebilecek yüzlerce cümlem var ama mevzubahis ben olunca susup kalıyorum. Sen ne diyorsun bu suskunlukla ilgili? Ben bu durumu biraz fazla dışa açık olmanla açıklıyorum. Sen kendin yaşamıyorsun da sanki başkalarının yaşamlarına eşlik ediyorsun. İyi bir eşsin ama bu konuda hakkını vermek lazım. yine de zaman zaman kendi yalnızlığını keşfetme girişimlerin olmuyor değil, onlar da yalnızca bu fazlaca dışta yaşamanın dinlenme aralıkları oluyorlar. Mecburi mola saatleri gibi.
Aslında ben sizin bu tartışmalarınıza katlanamıyorum. Çünkü yaşam pozitiftir, durmanın da doğal olarak bir sıkıntısı vardır. Hayata dair çok da önemli sorgulamalar olduğunu düşünmüyorum bu tartışmalarınızın. Nasıl desem, uyuma saatlerini sorgulamak saçmadır örneğin.
Bence siz hepiniz konudan koptunuz. Bir konu var mıydı ortalıkta. Aslında dinlediğim kadarıyla başa döndünüz gibi. Başı neresi sonu neresi. Şu şarkı listesiyle oynayıp durma az gel de sen de katıl muhabbete. Klasik müzik açlığımı daha fazla doyurmaya başladı bu aralar, müzikal açlığımı. Koreografi sanatına ya da deneysel tiyatroya atılma düşüncelerim var. Öznesiz edebiyat ya da kurgusuz sinema projelerim var.
Arada bir heyecanlanıp odada sağa sola yürüyor, elini kolunu sallıyordu. Sonra uzunca bir öff çekip sırtüstü bırakıyordu yatağa gözlerini. Bu şehir benim gözlerimi çaldı, bu oda da. Nerede biraz fazla kalsam ve eşlik edemesem yaşayan bir organizmaya, körleşiyorum. Duygusal şiirlerden neden vazgeçtin. Bir noktada bu duyguların teknik olarak ifadesi ile başlangıç yapabilirsin tiyatroya ya da edebiyata vs. tellere dokunduğum da yok ne zamandır. Şu şarkılarla oynayıp durma, çalsın işte kafadan. Kafadan dinlemek saygısızlık bence bu eserleri. Hepsi ayrı bir ilgi gerektiriyor. Hep böyle kafadan dinlendiği için bu eserler, hiç estetik bir algı oluşturamıyorsunuz. Sadece kafada kalabalık karman çorman bir yükleme yapıyorsunuz.
Sigarayı içine çekerken hiç istemiyormuş gibi yüzünü ekşitiyordu. Dumanı üflerken yüz ifadesi değişiyordu, daha hoş bir hal alıyordu. Ve düşüncelerine hep bir virgül arası veriyordu bu sigara dumanının desenleri düşüncesi. Bir korku aldı yürüdü dokunamıyorsun ne kaleme ne kağıda ne saza ne gitara. Anlamsız denen ama benim aşina olduğum hatta kendime yakın bulduğum bu anlarda bazı şairlerin, nedense ezberimde kalmış dizelerini yüksek sesle söylüyorum, sanki bir düşünceyi bu dizeyle bağlamışım, sonun getirmişim gibi rahatlıyorum. Şiir en fazla istismar edilen edebi eser türü. Basit klişe esprilerin mizah yeteneği olmayanlar için kurtarıcı olması gibi. Biraz da bu yetersizlik korkusu o halde senin kağıda kaleme düşünceye ya da insana yaklaşamaman.
Neden sanki bu kadar yıl geçmek zorundaydı insanlık bu kadar üretmek zorundaydı. Ne kaldı bana söyleyecek. İşte biz bu post-modern iktidar zamanının sabır zamanının çocukları, işte biz bu kültürel evrime bir türlü dahil olamıyoruz. Geç kaldık, fark ettiğimiz noktada da yetersiz kaldık, korktuk. Bizim gibilerin güncel siyasete bu kadar meyilli olmasını da bu düşüncenin örneklendirmesi olarak söyleyebilir miyiz? O konuda çok emin değilim, bu biraz haksızlık da olabilir. Pratiğimizden başka bizi yönlendirecek neyiniz var sonuçta.
Üstünü başını giydi, odayı düzenledi, pencereleri açtı, dışarı çıktı. Oda olduğu yerde duruyor. Şimdi boş boş mekan tasvirimi yapayım yani, ne kadar sıkıcı. Dışarı çıkıp anlatmaya konuşmaya üşenmiyorsan devam et boş odada gözlemci rolünde. Salak.
23 Şubat 2010 Salı
tane boşluğunu kovalayan
uzak bir şehir
dibimizde grileşiyor
bize griler arasında boşluk kovalamak düşüyor
dibimizde grileşiyor
bize griler arasında boşluk kovalamak düşüyor
17 Şubat 2010 Çarşamba
11 Şubat 2010 Perşembe
bir yüz...
üç parçayla bir yüz yapılabiliyor
göz, burun, dudak
kaç parçaya parçalanır bir yüz
ayırmaya kalksak !
her parçasına bulaşmış karanlık...
göz, burun, dudak
kaç parçaya parçalanır bir yüz
ayırmaya kalksak !
her parçasına bulaşmış karanlık...
14 Ocak 2010 Perşembe
papatyaların sessizliği
bir papatya tarlası gördüm, her bir papatyanın yalnızca iki yaprağı kalmıştı
ürkektiler, korkaktılar, yaklaşamadım hiç birine
bekleyen
ve ardından nefretle dolan hiç beklemeden
"sevgili" insanların hışmına uğramışlardı
anlaşılan
Koru! İlk ayet!
Koru! İlk ayet!
tüm meslek gurupları, mesleki özelliklerinin de etkisiyle, yıkıcı, zarar verici nitelikler taşıyabiliyorlardı.yuvarlak harfli meslekler örneğin. rütbelendirdik! herkes iş alanının, yaşam alanının belli bir bölgesinden sorumlu,görevleri belirlenmiş, güvenlikten sorumlu olacaktır.
herkes kendi evinin önünü... korursa, güvenlik yüksek mertebeye ulaşacaktır.
"güvenlik ile güven sözcüklerinin anlamları nasıl da tezat taban tabana"
yukarıdan aşağıya, ağaşıdan yukarıya ya da çapraz, farketmez..hususi olan güvenlik görevlileri, kamusal güvenlikçiler, polis-yurttaş, yurttaş-polis, asker-polis, asker-yurttaş, doktor-polis,polis-öğretmen, işçi-güvenlikçi...
herkes kendi evinin önünü...rütbelendirdik!
evlerin salon perdelerini yasakladık.
özgürlük için, özgürlük güvenlikle gelecekti çünkü, özgürlük güdülerimize esir olmaktan güvenli bir şekilde kurtulmaktangeçiyordu çünkü. yuvarlak ve yumuşak eşyalar, böyle bölücü-yıkıcı-kışkırtıcı öykilerin yayımını yasakladık.
22. yüzyıl neo-modern insanı (kurtulunamayan modernite) koruyan ve esirgeyendir. cadı avı o günlerde çok yoğun yaşanmaktadır. insanlar süreklikendilerini ve çevrelerini kazanlara ihbar etmektedir.
dikenli tel, çeşitli dekoratif özelliklerde, renklerde, boyutlarda teller piyasasının oldukça hareketli olduğu günlerdi.
eksik fuhş, dolayımlamalı fuhş, fuhş...
herkes yapışkann rüyalarından -onlara göre kabustu- kurtulmak için günboyu sıkı sabunlarını ellerinden düşürmezdi.
tüm meslek gurupları, mesleki özelliklerinin de etkisiyle, yıkıcı, zarar verici nitelikler taşıyabiliyorlardı.yuvarlak harfli meslekler örneğin. rütbelendirdik! herkes iş alanının, yaşam alanının belli bir bölgesinden sorumlu,görevleri belirlenmiş, güvenlikten sorumlu olacaktır.
herkes kendi evinin önünü... korursa, güvenlik yüksek mertebeye ulaşacaktır.
"güvenlik ile güven sözcüklerinin anlamları nasıl da tezat taban tabana"
yukarıdan aşağıya, ağaşıdan yukarıya ya da çapraz, farketmez..hususi olan güvenlik görevlileri, kamusal güvenlikçiler, polis-yurttaş, yurttaş-polis, asker-polis, asker-yurttaş, doktor-polis,polis-öğretmen, işçi-güvenlikçi...
herkes kendi evinin önünü...rütbelendirdik!
evlerin salon perdelerini yasakladık.
özgürlük için, özgürlük güvenlikle gelecekti çünkü, özgürlük güdülerimize esir olmaktan güvenli bir şekilde kurtulmaktangeçiyordu çünkü. yuvarlak ve yumuşak eşyalar, böyle bölücü-yıkıcı-kışkırtıcı öykilerin yayımını yasakladık.
22. yüzyıl neo-modern insanı (kurtulunamayan modernite) koruyan ve esirgeyendir. cadı avı o günlerde çok yoğun yaşanmaktadır. insanlar süreklikendilerini ve çevrelerini kazanlara ihbar etmektedir.
dikenli tel, çeşitli dekoratif özelliklerde, renklerde, boyutlarda teller piyasasının oldukça hareketli olduğu günlerdi.
eksik fuhş, dolayımlamalı fuhş, fuhş...
herkes yapışkann rüyalarından -onlara göre kabustu- kurtulmak için günboyu sıkı sabunlarını ellerinden düşürmezdi.
beklenmeyen...
her şey yerli yerinde, intizam ve de büyülü bir ahenk içinde olmalı. eşyalar dansımızın uyumlu birer parçaları olmalılar. odadaki insan kokusu,sokağın sesi, sokak lambalarının perdeye yansısı... ahenk, işte parola sözcüğüm bu.
bekliyorum...
kitaplıktaki kitapların düzeni, boy, renk, tür... koltuk ve sandalyelerin duruşu, yönü.. banyo, mutfak, tuvalet temizliği, kokusu..
o saatte hangi radyoda ne tür programların olacağı, beklerken okuyacağım kitaplar, neler çalıp söyleyeceğim,enstrumanların odadaki yerleri... kül tablasında kaç izmaritin kalacağı..komşularla alışverişi, sohbeti de şimdiden yapmalı, bitirmeli. yemek malzemesi almalı, hazırlayıp mutfağa yerleştirmeli,yerli yerince...ve bütün bu hazırlık anlarımdaki hareketlerimi o ana tam yetişecek biçimde ayarlamalı,zamanı yerli yerince aksatmamalı.
beklerken...
gelmeden önceki sarhoşluğumun derecesi, onun içebileceği kadarına göre olmalı. gelmeden yalnızca iki bira örneğin.paketteki sigara hesabını da titizlikle yapmalı.tuvalet durumum,
şiirler seçmeli, hava durumuna bakmalı, giyineceğim renkleri belirlemeli... hatta bir şiire başlamalı- konusu malum- sonunu bırakmalı,o kapıdan girer girmez yazmalı sonunu.
beklerken...
saçlarım...acaba gelene kadar ne kadar uzar, hesabı iyi yapmalı. saat yaklaştı, yol gözlememeli, hiç tahminde bulunmamalı, nasıldır, nedir...biralar içildi, hiç sorun yok, her şey yerli yerinde, sadece sanki sokak lambasının ışığı beklediğim gibi yansımıyor içeri azıcık...
kapı çalınıyor...
gelmiyor...
bekliyorum...
kitaplıktaki kitapların düzeni, boy, renk, tür... koltuk ve sandalyelerin duruşu, yönü.. banyo, mutfak, tuvalet temizliği, kokusu..
o saatte hangi radyoda ne tür programların olacağı, beklerken okuyacağım kitaplar, neler çalıp söyleyeceğim,enstrumanların odadaki yerleri... kül tablasında kaç izmaritin kalacağı..komşularla alışverişi, sohbeti de şimdiden yapmalı, bitirmeli. yemek malzemesi almalı, hazırlayıp mutfağa yerleştirmeli,yerli yerince...ve bütün bu hazırlık anlarımdaki hareketlerimi o ana tam yetişecek biçimde ayarlamalı,zamanı yerli yerince aksatmamalı.
beklerken...
gelmeden önceki sarhoşluğumun derecesi, onun içebileceği kadarına göre olmalı. gelmeden yalnızca iki bira örneğin.paketteki sigara hesabını da titizlikle yapmalı.tuvalet durumum,
şiirler seçmeli, hava durumuna bakmalı, giyineceğim renkleri belirlemeli... hatta bir şiire başlamalı- konusu malum- sonunu bırakmalı,o kapıdan girer girmez yazmalı sonunu.
beklerken...
saçlarım...acaba gelene kadar ne kadar uzar, hesabı iyi yapmalı. saat yaklaştı, yol gözlememeli, hiç tahminde bulunmamalı, nasıldır, nedir...biralar içildi, hiç sorun yok, her şey yerli yerinde, sadece sanki sokak lambasının ışığı beklediğim gibi yansımıyor içeri azıcık...
kapı çalınıyor...
gelmiyor...
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)