‘güncel’ üzerine bir yazı.
Güncel üzerine bir yazı yazmak, gerek yok bence, her gün çıkan onlarca günlük gazete, aylık haftalık dergiler, güncel üzerine günde altmış tane çıkan yeni kitaplar, bürokrat, asker anıları, sonra bir de gazetelerde yazılan yazıların derlendiği gazeteci kitapları, ana haber bültenleri, web sitleri, paylaşım siteleri…. Sizce geek var mı? O halde güncel bir yazı değil de, ‘güncel üzerine’ bir deneme yazma uğraşı birazcık daha anlamlı olabilir.
Tanımlardn yola çıkılabilir, mesela sorulur, nedir güncel? Diye. Yok ben buna inanmıyorum, bu bir sürü ön yargıyı, varsayımı daha başından yazıya taşımak olur, hem hepimiz aynı zamand mı yaşıyoruz ki. Kardeşimin yaptığı yaş pastayı yerken ve bu yazıyı düşünürken ben, bir de bir parti tabelası ltınd oturn insn, ya da şu an doğum yapan bir kadın, kaçakçılık yapan adam, cinayet, mülk kavgası yapan, para sayan, parasını sayanların parasını sayarak mesai dolduran…allahaşkına aynı zamanda yaşıyor olduğumuz nasıl iddia edilebilir.
Bu fanzin için benden güncel üzerine bir yazı istemişlerdi arkadaşlarım üç ay önce, ben şimdi hazır hissediyorum zihnimi ve şimdi yazıyorum örneğin. Diğer taraftan bir dozer görünür ufukta, bazı taşları yerinden söküp başka yerlere koyacaktır. İşte o taşların güncelidir bu, dozerle taşlar arasında. Bir sopa görünür çocuğun karşısında, çocuğun kafasında bir şişlik oluşturacaktır. İşte bu da çocuğun kafası ile sopa arasındaki ilişki de günceldir.
Bütünden elemeye (bütünleyememe) gidiyoruz, hep aynı alışkanlık. Sopa, taş, kafa dozer bir kenarda körler ve sağırları da yanına alarak hürmetle ağırlanırken, medeniyet yükü bir “bilgi” eşyası, eşyanın sahipleri tarafından, zengince ve imkanlıca sunuluveriyor insanlara. Çok yoruldunuz taş ve sopayla, gelin biraz eğlenin diyorlar. Gerçekten de eğlendirici, kafa dağıtıcı, özellikle şiş kafalar için baya etkili bi uyuşturucu ağrı kesici vazifesinde..onların diliyle küçük insanların küçük hayatlarına büyük söylemler, büyük hayaller sokuyorlar. Artık taş sopa gündem konusu olamıyor, bilgi eşyasının o akşamki matinesinde oynayan oyun ilgi görüyor. Taşlar sopalar üzerine dahi o bilgi eşyasına başvuruluyor.
Ütopyalar ve distopyalar arasında, binlerce seçim arasında, hem de birkaç saniylik süreler ortasında dahi, gidip gelmeye, yuvarlanmaya başlıyor bizim insanoğlu, insan-kadın. Bilgi eşyasının tekerlekli konutlarıyla yatayda çarpışa çarpışa eğleniyorlar. Dikey ve derine doğru kök salamıyorlar bir türlü, mesela bir ağaç dikemiyorlar. Bu çarpışa çarpışa karmaşanın içinde yorgunluk, trafik memurlarına devrediyor bütün işi.
Mesele dozerle kafa, taşla sopa arasında oysa ki. (kafam mı karıştı ne). Taş yerinde ağırdır. (bu ne şimdi) güncel bilgiden kopunuz, anlık bilgiye itimat ediniz. (sizli bizli cümleler)
Hey sen bürokrasi, hey kurum mantığı ve hiyerarşisi, medya sahipliği, dedikodu ve hamaset çemberi, kol bacak kıç ve iç kuvvetleri… insanı kendi yaşamından uzakta tutmak mı bütün işiniz, neyin ona ait neyin onun dışında olduğunu söyleyip durusunuz. Doğrudan ne varsa allayıp pullayıp dolaylı hale sokmanın alemi nedir elalem. Bu çıkmazlar komedyasını, bu hayaletler dünyasını yırtıp atmak çok mu zor. Zor ma çok değil. Bilgiyi kendi ahlakına yoran, insanlar arasında tanıtıcı, uzlaştırıcı, birleştirici, düzenleyici kurumlar…memuriyetin mitolojik evreni, devleti. Yok ol, yok ol, yok ol.
“güncel”, bilginin hangi sınıf, gurup ahlakı doğrultusunda, hangi araçlarla, hangi dolaylı yollardan geçip hangi insana ulaştığına göre şekillenen illet bir şeydir. Ben aldım denedim, hiç tavsiye etmiyorum, ellerinizi bol sabunla ve suyla yıkayın.
Bu günkü güncel turumuz burada sona ermiyor, tarihin artıklarını silene kadar devam ediyor. Kendinize mukayyet olun!
27 Haziran 2010 Pazar
ula şehir!-2
çirkin bir şehre güzel dakikalar serpiştirdim. bisikletliydim. yolda olmanın-mesafe ne olursa olsun- özgürlüğü sağladı bana bunu. kaslarımdan ve belki tahminen iliklerimden ılık ılık haz seyrediyordu. kendimle konuşuyordum basit ve sade cümlelrle. arada bir şiirsel sözler armağan ediyordum kendime.
sırtımı güneşe dayayıp, yeşil çim kokusunun ortasına oturdum. buradan şehrin bir kesitinin resmini çizme uğraşındayım, dikey ya da yatay.
olduğunu olamayan ve sancısı burdan kaynaklanan insandan eser yok şu anki ruh halimde.
bir şeyler yazdığımı görüp tedirgin olan ve yollarını değiştiren insanların ortasında kayıtsızc haz duymaktayım. anladılar galiba onları da dahil ettiğimi resme, bu yüzden tedirginler. -yoksa bisiklet mi-.
üslubumu tartıyorum, sık sık kendimle konuşuyorum, bozuk anlatımlardan anlamlar türetiyorum kafamda. zamanı durduruyorum.
amaçlı ve amaçsız yaşamak şimdi tam oturduğum yerde oturuyor.
keyif çatıyorum.özgürlüğümün sınır zamanlarındayım belki, sancıyı öldürdüm, bu çirkin şehirden güzel zamanlar türetiyorum.
sırtımı güneşe dayayıp, yeşil çim kokusunun ortasına oturdum. buradan şehrin bir kesitinin resmini çizme uğraşındayım, dikey ya da yatay.
olduğunu olamayan ve sancısı burdan kaynaklanan insandan eser yok şu anki ruh halimde.
bir şeyler yazdığımı görüp tedirgin olan ve yollarını değiştiren insanların ortasında kayıtsızc haz duymaktayım. anladılar galiba onları da dahil ettiğimi resme, bu yüzden tedirginler. -yoksa bisiklet mi-.
üslubumu tartıyorum, sık sık kendimle konuşuyorum, bozuk anlatımlardan anlamlar türetiyorum kafamda. zamanı durduruyorum.
amaçlı ve amaçsız yaşamak şimdi tam oturduğum yerde oturuyor.
keyif çatıyorum.özgürlüğümün sınır zamanlarındayım belki, sancıyı öldürdüm, bu çirkin şehirden güzel zamanlar türetiyorum.
neden sen denen...
tütün kokusuna sarılmış bu gece, korkularım geldi aklıma, duyularıma, ekranda bir adam diğerine vuruyordu. eski alışkanlık, yastığın üzerine koydum defteri,seni özleyişim şimdi daha bir sızı, inceden akıverdi içime. cümlelerin kıymeti var mıydı bu satte diye düşündüm, başka bir şeyim yoktu ki. sana demek istedim ki, seni çok seviyorum ama çok korkuyorum bu dünyanın kötülüklerinden. sonra vazgeçtim utandım. hep utandım zaten güçsüzlüğümden,korku utanılacak bir şey mi, bana göre evet. korku ruhu kemirirmiş, kemiriyor. bana güç ver bana hikayeler anlat. senleyken güçsüz olmak istemem, ölümüm olur bu, daha da tutunacağım şey kalmaz.
güz3ellikler içinde en güçlü, kötülükler içinde en güçsüzüm. seçebilir miyim, seçemem.
güzellikler içinde büyüttüğümüzü, kötülükler içinde koruyabilir miyiz. seni seviyorum diyebilmek, kötülük içinde de, sımsıkı durabilmek istiyorum.
güz3ellikler içinde en güçlü, kötülükler içinde en güçsüzüm. seçebilir miyim, seçemem.
güzellikler içinde büyüttüğümüzü, kötülükler içinde koruyabilir miyiz. seni seviyorum diyebilmek, kötülük içinde de, sımsıkı durabilmek istiyorum.
iki çınıltı
iki çınıltı, bölemeyiz ya sesimizi de, çift demişler şirin görünsü diye, biri bizden, biri onlardan. iki kişiyiz.
sevdiğimiz ve eskittiğimiz kelimeler, iki anlamlı, çift değil, biri bizden, biri ...
bizden olan biraz daha geç geliri diğeri dolaşıma hazır,hipnozdan sıyrılmak zaman alır.
bir çerçeveye sığmayız, iki kişilik masaya oturmayız, çoraplarımızı hiç çift giymeyiz.
kulakları kapatmadan, daha da açarak,şu karmaşanın tek sesliliğini seçerek,
iki çınıltı, biri senden, biri benden...
sevdiğimiz ve eskittiğimiz kelimeler, iki anlamlı, çift değil, biri bizden, biri ...
bizden olan biraz daha geç geliri diğeri dolaşıma hazır,hipnozdan sıyrılmak zaman alır.
bir çerçeveye sığmayız, iki kişilik masaya oturmayız, çoraplarımızı hiç çift giymeyiz.
kulakları kapatmadan, daha da açarak,şu karmaşanın tek sesliliğini seçerek,
iki çınıltı, biri senden, biri benden...
ula şehir!
yaz geliyor trabzon şehrine,taşlar ısınmış, dalgalar birbirleri üzerinden daha bir yumuşak kayıp geçiyor.
ne zaman fonda yumuşak bir türkü ile ve güneşin hafiften ısıtmasıyla, gündüzleyin, ve yahut rahatsız etmeyen insan, taş, toprak, deniz, taka sesleriyle baksam bu şehre; diyorum ki "işte, yeniden..." ama olmuyor. çok çabuk tükeniveriyor dimağımdki tad.
ne gündüzsün ne gece,bir garip akşamüstü her daim, sen nasıl iklimsin ula şehir!
ne zaman fonda yumuşak bir türkü ile ve güneşin hafiften ısıtmasıyla, gündüzleyin, ve yahut rahatsız etmeyen insan, taş, toprak, deniz, taka sesleriyle baksam bu şehre; diyorum ki "işte, yeniden..." ama olmuyor. çok çabuk tükeniveriyor dimağımdki tad.
ne gündüzsün ne gece,bir garip akşamüstü her daim, sen nasıl iklimsin ula şehir!
kriz ve bütünleme
bu nasıl oluyor?
hastalığın ne çocuğum, gel senin çocukluğuna inelim, gerçi hala çocuksun ama, olsun.
al, bu dal bu dal artık büldürünün trajediye dönüşümüdür. sen hiç aramadın ya da öyle sandın, tutunacak bir dal. al, bir dal. işte şimdi tutunamayansın.
krizler öncesiydi ya da sonrasıydı,anlattıkları,yaşadığımız dönemler için. hep krizdi aslında.sen benim neyim oluyorsun kapitalizm. siz benim neyim oluyorsunuz tutkular.sizi gidi orospu çocukları, siz nasıl benim bahçemde top oynarsınız.
korucular, koruyamadılar mı yani şimdi benmi varlığımı.
vurulmuşum dağların kuytuluk bir boğazında. vakitlerden gecenin 12.30 ile 1 arasında. önemli olay eşitir önemsiz olay. ben seni hangi tırmak işarti içinde kullanmalıyım. bırakın bu lafları sözlere bakın. sözün nasıl eylem olduğunu, nasıl anlatmalı.
kendine tahammül edemiyorsan kimseye göz kırpmamalısın.
gözüne dal girer, çıkma ağaca, al, bu dal.hiçbir zaman ihtitaç duymadığını sandığın dal.
kapısına dayanmalıydı bir orospunun. beni satın al demeliydi ona.çevir, kokla, yanmasın, gazla. kapısından geçmemeli bir bakirenin. satabilir seni, hem de üstüne para verirsin. biri şu kaleme hakim olsun, ama önce beni geçmen gerek.
dil, tut-ku.
ahlak, nasıl da intikamını alıyorsun benden.nasıl da yerlerde süründürdün beni. laflarımı nasıl da tıktın boğazıma: ahlak. madem ne büyük, en kral ahlakçıymışım. Ahlaklak.
sanrılarla yaşamasını öğrenmelisin derdi bir hocam, yok yok ,yok öyle bir hocam,meğer en büyük ahlakçıymışım. konuşma, konuş, konuş da kaybolsun sözlerin ardında bütün pisliklerin. ben de kanayım sözlere, sözler.
ahlakı siz böyle mi yarattınız: Söyleyerek, sözleyerek. önce şu gülme mimiklerini idam edin, derimi yüzün, hiç bir duyarlılığı istemiyorum artık. ah sen, insan, ben, hocam, ustam. nasıl da baştan aşağı dolandırıcısınız. nasılda dalga geçiyorsunuz savaşçı ruhlar, özgür ruhla. nasıl da buna izin vermeyeceğim. bok vermeyeceksin, ölebilecek misin. saat 12.30 ile 1 arası. ben bir kerhanenin bekçiliğini yapıyordum.
düz-anlam. bütün düz-anlamlara, düz mantıklara geri dönüyorum. bırak yakamı, yakan yok ki senin.
sonra bir oyun havasıyla bıraktı yine "ben"ini kenara.oh nasıl da oynuyorum. bravo. adam susar,yoldaşlar,dümen, bu dümen yok.
adam...
ve işte konfor, memelilerin en tiksindirici yanı.dünyayı ve tüm yatakları, tüm kucaklaşmaları boka bulandır ki,insanlar bu konfordan mahrum kalsınlar.
hastalığın ne çocuğum, gel senin çocukluğuna inelim, gerçi hala çocuksun ama, olsun.
al, bu dal bu dal artık büldürünün trajediye dönüşümüdür. sen hiç aramadın ya da öyle sandın, tutunacak bir dal. al, bir dal. işte şimdi tutunamayansın.
krizler öncesiydi ya da sonrasıydı,anlattıkları,yaşadığımız dönemler için. hep krizdi aslında.sen benim neyim oluyorsun kapitalizm. siz benim neyim oluyorsunuz tutkular.sizi gidi orospu çocukları, siz nasıl benim bahçemde top oynarsınız.
korucular, koruyamadılar mı yani şimdi benmi varlığımı.
vurulmuşum dağların kuytuluk bir boğazında. vakitlerden gecenin 12.30 ile 1 arasında. önemli olay eşitir önemsiz olay. ben seni hangi tırmak işarti içinde kullanmalıyım. bırakın bu lafları sözlere bakın. sözün nasıl eylem olduğunu, nasıl anlatmalı.
kendine tahammül edemiyorsan kimseye göz kırpmamalısın.
gözüne dal girer, çıkma ağaca, al, bu dal.hiçbir zaman ihtitaç duymadığını sandığın dal.
kapısına dayanmalıydı bir orospunun. beni satın al demeliydi ona.çevir, kokla, yanmasın, gazla. kapısından geçmemeli bir bakirenin. satabilir seni, hem de üstüne para verirsin. biri şu kaleme hakim olsun, ama önce beni geçmen gerek.
dil, tut-ku.
ahlak, nasıl da intikamını alıyorsun benden.nasıl da yerlerde süründürdün beni. laflarımı nasıl da tıktın boğazıma: ahlak. madem ne büyük, en kral ahlakçıymışım. Ahlaklak.
sanrılarla yaşamasını öğrenmelisin derdi bir hocam, yok yok ,yok öyle bir hocam,meğer en büyük ahlakçıymışım. konuşma, konuş, konuş da kaybolsun sözlerin ardında bütün pisliklerin. ben de kanayım sözlere, sözler.
ahlakı siz böyle mi yarattınız: Söyleyerek, sözleyerek. önce şu gülme mimiklerini idam edin, derimi yüzün, hiç bir duyarlılığı istemiyorum artık. ah sen, insan, ben, hocam, ustam. nasıl da baştan aşağı dolandırıcısınız. nasılda dalga geçiyorsunuz savaşçı ruhlar, özgür ruhla. nasıl da buna izin vermeyeceğim. bok vermeyeceksin, ölebilecek misin. saat 12.30 ile 1 arası. ben bir kerhanenin bekçiliğini yapıyordum.
düz-anlam. bütün düz-anlamlara, düz mantıklara geri dönüyorum. bırak yakamı, yakan yok ki senin.
sonra bir oyun havasıyla bıraktı yine "ben"ini kenara.oh nasıl da oynuyorum. bravo. adam susar,yoldaşlar,dümen, bu dümen yok.
adam...
ve işte konfor, memelilerin en tiksindirici yanı.dünyayı ve tüm yatakları, tüm kucaklaşmaları boka bulandır ki,insanlar bu konfordan mahrum kalsınlar.
bu bir yazı mı, yazı.
adam sustu. kendine tahammülsüzlüğünün yansımasıydı işte, sürekli olamıyordu ne bir ağaçla ne bir kadınla
uç titreşimler tattı adam, uç titreşimlerin ardından bozuk dalgalara maruz kaldı.
ve bizzat kendi sözleri ,sesi istekleri yanlış frekanstydı, adam sustu, bekleyiş denen aciz şeytan sustu.
bütün sözlükleri bütün oyunları bir kenara bıraktı yine bir gece yarısı 12 ile 1 arasında.
"sen hangi renksin" sorusu, bu bir soru mu, soru,
"ben kümeslerin saat 12.30 ile 1 arasıyım" bu bir cevap mı, cevap.
kelime köklerine indim bulamadım seni, sen deme bana, pardon beyefndi, siz kimsiniz, ben, lan ben deme bana, dilsiz-im.
sözlükleri yırttık bir akşam, yağmur yağıyordu.
saat 31 ile 32 arasıydı, kopan bir dümenin, etimolojiyi yerle bir eden çağrışımıyım ben. adam. sustu. aldığı rafa bıraktı kafasını.
uç titreşimler tattı adam, uç titreşimlerin ardından bozuk dalgalara maruz kaldı.
ve bizzat kendi sözleri ,sesi istekleri yanlış frekanstydı, adam sustu, bekleyiş denen aciz şeytan sustu.
bütün sözlükleri bütün oyunları bir kenara bıraktı yine bir gece yarısı 12 ile 1 arasında.
"sen hangi renksin" sorusu, bu bir soru mu, soru,
"ben kümeslerin saat 12.30 ile 1 arasıyım" bu bir cevap mı, cevap.
kelime köklerine indim bulamadım seni, sen deme bana, pardon beyefndi, siz kimsiniz, ben, lan ben deme bana, dilsiz-im.
sözlükleri yırttık bir akşam, yağmur yağıyordu.
saat 31 ile 32 arasıydı, kopan bir dümenin, etimolojiyi yerle bir eden çağrışımıyım ben. adam. sustu. aldığı rafa bıraktı kafasını.
"bir kent sen güldükte..."
"bir kent sen güldükte kurulmuş..."
kurulan kent, şehre değil, gözüme gönlüme kurulu. hemen akabinde yıkılmış.
kura yıka kentler var ediyorum seninle, şehir gürültüsünden uzak. senin de işin var ya, hakkın var,
gülmeler kurup kurup yıkarsın, her seferinde nasıl da en baştan, yeni doğmuş gibi
kurarsın o gülmeleri, hiç bir enkaz parçası çalınmaz göze, yoktur zaten.
zihnimizin alıcıları üç beş caddeye sığmaz ki, hem yol her yer, hem bahçe, hem kent.
ne de güzel mülksüz bir kent, sarmış sarmlamış bizi, bizim krduğumuz. renkleri sen öğretirsin gülmelerinle,
resimlere ben aşk olurum çizdiğimiz. -anne bu ne, -kırmızı-. ne de güzel sözsüz bir kent, çocuk gibi boyanmışız,
olan, gördüklerimiz ve yarattıklarımızla.
tuval, kimsenin anlayamayacağı karman çorman dizgilenmiş bir gökkuşağı anası.
var, yok değil, insan başları da çiziyoruz sık sık, kalabalık olmayan, seçilen renkli taşlar gibi, tek tük. başlar da yıkıyoruz ya işte biliyorsun,
ama gökuşağına yaraşır bu yıkma kurmalar, gök ve kuşağına koşut...
kurulan kent, şehre değil, gözüme gönlüme kurulu. hemen akabinde yıkılmış.
kura yıka kentler var ediyorum seninle, şehir gürültüsünden uzak. senin de işin var ya, hakkın var,
gülmeler kurup kurup yıkarsın, her seferinde nasıl da en baştan, yeni doğmuş gibi
kurarsın o gülmeleri, hiç bir enkaz parçası çalınmaz göze, yoktur zaten.
zihnimizin alıcıları üç beş caddeye sığmaz ki, hem yol her yer, hem bahçe, hem kent.
ne de güzel mülksüz bir kent, sarmış sarmlamış bizi, bizim krduğumuz. renkleri sen öğretirsin gülmelerinle,
resimlere ben aşk olurum çizdiğimiz. -anne bu ne, -kırmızı-. ne de güzel sözsüz bir kent, çocuk gibi boyanmışız,
olan, gördüklerimiz ve yarattıklarımızla.
tuval, kimsenin anlayamayacağı karman çorman dizgilenmiş bir gökkuşağı anası.
var, yok değil, insan başları da çiziyoruz sık sık, kalabalık olmayan, seçilen renkli taşlar gibi, tek tük. başlar da yıkıyoruz ya işte biliyorsun,
ama gökuşağına yaraşır bu yıkma kurmalar, gök ve kuşağına koşut...
25 Haziran 2010 Cuma
biten bir şarkının düşündürdükleri...
Kendine iyi bak, buraları düşünme, buralar bildiğin gibi işte, yağmur çamur, araba gürültüsü. Şarkılar türküler bildiğin gibi işte, bir de kalp ağrısı. Kim ne zaman icat etti bu araba gürültüsünü kalp ağrısını, bu yazıyı kim icat etti. Sen yine de buraları hiç düşünme, memeleket hasretini kim icat etti hemşerim.
Bir yerlerden bir yerler gitme halinde olmak, kısacası yolculuk. Bu yolculuk durdu artık gibime geliyor, kimse bi yerlere gidemiyor sanki artık amcaoğlu. Kimse bi yerleri sevemiyor sanki artık, terk, şehirler ne zaman gitti, kimse görmedi. Biz ise papirüslerin anı yad edicileri kalmışız. Kalanlara bırakalım o halde kendimizi, geçmiş şölenlerin anılarına, geçmiş yolculukların, hani bizim yapmadığımız ama yaptığımız da sayılır- o yolculukların serin mekansızlığına bırakalım kendimizi. Daha ne kadar direnecektik ki zaten söylemişler işte bizlerden çok çok önce çok çok kimse: yalnız insan, yaşamın terk ettiği ölümün yaşattığı insan diye.
Tekrar merhaba, nesnelerin dünyasına hoş geldim. Şimdi gürültüleri koyverme, iniltileri derdest etme zamanı. Başlangıç sanılmasın, ölünmüş bir yaşamın yankılarında sarhoş olmak diyelim.
Biraz hatıradan zarar gelmez. Sözler vardı, sözlere itibar etiğimz dönemlerdi. Bu yüzden çok kırılgan bu yüzden çok atılgandım. Şimdinin büyüsü vardı, zaten bütün zaman iplerini kapsardı şimdi. Söz ettikçe zaman geçtikçe diyelim, geriye doğru gittiğimi fark ettim, neye göre geri diye sorma…kendimize karşı en başta çok haklıydık, sonra sürekli yalancı çıkmaya başladık. Bir baktık ki bir gün- gece de olabilir- söz söyleyemez olmuşuz, yalandan başka. Geçmiş alışkanlık işte hala “biz” diye konuşmak, hala imla kurallarına uygun yazmak.
Böylesi bir dönemde- bak hala dönem diyorum, akıllanmamak- başlangıçlara inanan insanların yoldaşı oldum. Aşığı, sevgilisi oldum. Oysa ben ölüyordum, yine de hani şu sözler var ya, onlar iskelet gibi dik tutuyordu beni sanki. Öyle görünüyordum. Hala hikayelerim vardı. Ama dil. Dil müthiş yanılsamalı bir ilişki üretiyordu bu insanlarla aramda. Ben dilden korkmaya başlamıştım artık, onlar sözlerime güveniyorlardı, inanıyorlardı, kendi kulaklarına gelen sözlere. Yok yok rahat bırakmayacaktı bu vicdan, ama mülküzdüm ve gidemiyordum, mülksüzlük bir de vicdana işlemişse zaten gidemezsin. Kalıp çürümeyi mi beklemeliydim. O kötü kokuya dayanamam.
Bir yerlerden bir yerler gitme halinde olmak, kısacası yolculuk. Bu yolculuk durdu artık gibime geliyor, kimse bi yerlere gidemiyor sanki artık amcaoğlu. Kimse bi yerleri sevemiyor sanki artık, terk, şehirler ne zaman gitti, kimse görmedi. Biz ise papirüslerin anı yad edicileri kalmışız. Kalanlara bırakalım o halde kendimizi, geçmiş şölenlerin anılarına, geçmiş yolculukların, hani bizim yapmadığımız ama yaptığımız da sayılır- o yolculukların serin mekansızlığına bırakalım kendimizi. Daha ne kadar direnecektik ki zaten söylemişler işte bizlerden çok çok önce çok çok kimse: yalnız insan, yaşamın terk ettiği ölümün yaşattığı insan diye.
Tekrar merhaba, nesnelerin dünyasına hoş geldim. Şimdi gürültüleri koyverme, iniltileri derdest etme zamanı. Başlangıç sanılmasın, ölünmüş bir yaşamın yankılarında sarhoş olmak diyelim.
Biraz hatıradan zarar gelmez. Sözler vardı, sözlere itibar etiğimz dönemlerdi. Bu yüzden çok kırılgan bu yüzden çok atılgandım. Şimdinin büyüsü vardı, zaten bütün zaman iplerini kapsardı şimdi. Söz ettikçe zaman geçtikçe diyelim, geriye doğru gittiğimi fark ettim, neye göre geri diye sorma…kendimize karşı en başta çok haklıydık, sonra sürekli yalancı çıkmaya başladık. Bir baktık ki bir gün- gece de olabilir- söz söyleyemez olmuşuz, yalandan başka. Geçmiş alışkanlık işte hala “biz” diye konuşmak, hala imla kurallarına uygun yazmak.
Böylesi bir dönemde- bak hala dönem diyorum, akıllanmamak- başlangıçlara inanan insanların yoldaşı oldum. Aşığı, sevgilisi oldum. Oysa ben ölüyordum, yine de hani şu sözler var ya, onlar iskelet gibi dik tutuyordu beni sanki. Öyle görünüyordum. Hala hikayelerim vardı. Ama dil. Dil müthiş yanılsamalı bir ilişki üretiyordu bu insanlarla aramda. Ben dilden korkmaya başlamıştım artık, onlar sözlerime güveniyorlardı, inanıyorlardı, kendi kulaklarına gelen sözlere. Yok yok rahat bırakmayacaktı bu vicdan, ama mülküzdüm ve gidemiyordum, mülksüzlük bir de vicdana işlemişse zaten gidemezsin. Kalıp çürümeyi mi beklemeliydim. O kötü kokuya dayanamam.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)