3 Mart 2010 Çarşamba

düşünememek...

Yarı karanlıkta, odayı hafif bir müzik boyuyor ve genç bir adam boşluğa doğru anlaşılmaz bir şeyler mırıldanarak, çoğunlukla da suskun fakat kafasını ara ara sağa sola sallayarak sigara içiyor. Karanlıkta sigaradan çıkan dumanların ışığın önünde oluşturduğu desenlere anlam yüklemek ister gibi dumanı seyrediyor. Derin düşüncelere daldığını söylemek biraz iddialı olabilir. Sanki herhangi bir düşünceye dalma çabası içindeymiş gibi. Ya da adı olmayan bir derinliğe düşmüş de bu derinliğin hangi derinlik olduğunu kestirmeye çalışıyor gibi.



Kitaplıktaki onlarca kitabı seyretmeye başlıyor. “okudum mu bunları?” diye soruyor kendisine. Kafasında okudukları pek bir hacim oluşturmamış ama kitaplıkta birkaç metrekare hacim kaplıyorlar. Aynen dünyada geçirdiği vaktin resmi evraklarda ya da biyolojide uzunca bir yer kaplıyor oluşu fakat kafasında bir hacim edinememiş olması gibi. “nasıl tanıklık ediyorlar ki insanlar yaşadıklarına”



Kendim dışında bir çok konuda söyleyebilecek yüzlerce cümlem var ama mevzubahis ben olunca susup kalıyorum. Sen ne diyorsun bu suskunlukla ilgili? Ben bu durumu biraz fazla dışa açık olmanla açıklıyorum. Sen kendin yaşamıyorsun da sanki başkalarının yaşamlarına eşlik ediyorsun. İyi bir eşsin ama bu konuda hakkını vermek lazım. yine de zaman zaman kendi yalnızlığını keşfetme girişimlerin olmuyor değil, onlar da yalnızca bu fazlaca dışta yaşamanın dinlenme aralıkları oluyorlar. Mecburi mola saatleri gibi.



Aslında ben sizin bu tartışmalarınıza katlanamıyorum. Çünkü yaşam pozitiftir, durmanın da doğal olarak bir sıkıntısı vardır. Hayata dair çok da önemli sorgulamalar olduğunu düşünmüyorum bu tartışmalarınızın. Nasıl desem, uyuma saatlerini sorgulamak saçmadır örneğin.



Bence siz hepiniz konudan koptunuz. Bir konu var mıydı ortalıkta. Aslında dinlediğim kadarıyla başa döndünüz gibi. Başı neresi sonu neresi. Şu şarkı listesiyle oynayıp durma az gel de sen de katıl muhabbete. Klasik müzik açlığımı daha fazla doyurmaya başladı bu aralar, müzikal açlığımı. Koreografi sanatına ya da deneysel tiyatroya atılma düşüncelerim var. Öznesiz edebiyat ya da kurgusuz sinema projelerim var.



Arada bir heyecanlanıp odada sağa sola yürüyor, elini kolunu sallıyordu. Sonra uzunca bir öff çekip sırtüstü bırakıyordu yatağa gözlerini. Bu şehir benim gözlerimi çaldı, bu oda da. Nerede biraz fazla kalsam ve eşlik edemesem yaşayan bir organizmaya, körleşiyorum. Duygusal şiirlerden neden vazgeçtin. Bir noktada bu duyguların teknik olarak ifadesi ile başlangıç yapabilirsin tiyatroya ya da edebiyata vs. tellere dokunduğum da yok ne zamandır. Şu şarkılarla oynayıp durma, çalsın işte kafadan. Kafadan dinlemek saygısızlık bence bu eserleri. Hepsi ayrı bir ilgi gerektiriyor. Hep böyle kafadan dinlendiği için bu eserler, hiç estetik bir algı oluşturamıyorsunuz. Sadece kafada kalabalık karman çorman bir yükleme yapıyorsunuz.



Sigarayı içine çekerken hiç istemiyormuş gibi yüzünü ekşitiyordu. Dumanı üflerken yüz ifadesi değişiyordu, daha hoş bir hal alıyordu. Ve düşüncelerine hep bir virgül arası veriyordu bu sigara dumanının desenleri düşüncesi. Bir korku aldı yürüdü dokunamıyorsun ne kaleme ne kağıda ne saza ne gitara. Anlamsız denen ama benim aşina olduğum hatta kendime yakın bulduğum bu anlarda bazı şairlerin, nedense ezberimde kalmış dizelerini yüksek sesle söylüyorum, sanki bir düşünceyi bu dizeyle bağlamışım, sonun getirmişim gibi rahatlıyorum. Şiir en fazla istismar edilen edebi eser türü. Basit klişe esprilerin mizah yeteneği olmayanlar için kurtarıcı olması gibi. Biraz da bu yetersizlik korkusu o halde senin kağıda kaleme düşünceye ya da insana yaklaşamaman.



Neden sanki bu kadar yıl geçmek zorundaydı insanlık bu kadar üretmek zorundaydı. Ne kaldı bana söyleyecek. İşte biz bu post-modern iktidar zamanının sabır zamanının çocukları, işte biz bu kültürel evrime bir türlü dahil olamıyoruz. Geç kaldık, fark ettiğimiz noktada da yetersiz kaldık, korktuk. Bizim gibilerin güncel siyasete bu kadar meyilli olmasını da bu düşüncenin örneklendirmesi olarak söyleyebilir miyiz? O konuda çok emin değilim, bu biraz haksızlık da olabilir. Pratiğimizden başka bizi yönlendirecek neyiniz var sonuçta.



Üstünü başını giydi, odayı düzenledi, pencereleri açtı, dışarı çıktı. Oda olduğu yerde duruyor. Şimdi boş boş mekan tasvirimi yapayım yani, ne kadar sıkıcı. Dışarı çıkıp anlatmaya konuşmaya üşenmiyorsan devam et boş odada gözlemci rolünde. Salak.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder